İzmir basınının iki duayen ismi bugün hastanede sağlıklı olmanın mücadelesini veriyor.
İzmir Gazeteciler Cemiyeti’nin 80. yıl gecesinde dimdik ayakta alkışlanan Öcal Uluç, evinde düşerek kalça kemiğini kırdı. Ata Sağlık Hastanesi’nde, İzmir’in başarılı ortopedistlerinden Levent Köstem tarafından ameliyat edildi. Kısa süre içinde yeniden ayağa kalkacağına inanıyorum.
Bir diğer kıymetli büyüğümüz ise ömrünü Yeni Asır Gazetesi’ne adamış, yazıları, kitapları ve bitmeyen mizah duygusuyla hafızalarda yer etmiş Gürkan Ertaç… Her bayramda, her özel günde telefon açıp “Başkanım, vekilim…” diye söze başlayan Gürkan abi, çok ağır bir sağlık sürecinden geçti. Bağışıklık sistemi çöktü, tansiyonu düştü, yatağa bağımlı hale geldi. Şimdi Kent Acıbadem Hastanesi’nde yeniden ayağa kalkabilmek için mücadele ediyor.
Her iki büyüğümüzü de ziyaret ettim.
Konuştuğumuz konu ne siyaset oldu ne de gündelik polemikler…
Gazeteciliğin altın yıllarıydı.
Öcal Uluç, Tercüman Gazetesi İzmir Temsilciliği görevini devraldığı günü anlattı.
Kendisine görevi devreden Muammer Övünç, masasının çekmecesini açmış.
İçinden üzerinde “Sayın Kemal Ilıcak” yazan zarfları çıkarmış.
Bir tanesini uzatmış.
Öcal abi mektubu okudukça şaşkınlığı artmış.
Mektup, Muammer Övünç’ü patrona şikayet eden ihbar mektuplarından biri.
Muammer Övünç gülümseyerek,
“Bu mektubu yazan, büroda bana en çok yağcılık yapan arkadaş,” demiş.
Meğer Kemal Ilıcak’a gönderilen bütün ihbar mektupları patron tarafından Muammer Övünç’e gönderiliyormuş.
O da hepsini aynı çekmecede biriktiriyormuş.
Kimseye hesap sormadan…
Kimseyi mahcup etmeden…
Sadece insanların karakterini not ederek…
Öcal abi de gülerek anlattı:
“Bir süre sonra aynı çekmece bende de oluştu. Aynı insanlar, aynı yöntemler, aynı ihbar mektupları…”
Demek ki insan değişmiyor.
Makamlar değişiyor…
İsimler değişiyor…
Teknoloji değişiyor…
Ama birilerinin ayağını kaydırıp yerine geçme hevesi hiç değişmiyor.
Öcal Uluç’un söylediği bir cümle ise uzun süre aklımdan çıkmayacak.
“Gazeteciliğin en güzel yıllarını biz yaşadık.”
Neden mi?
Çünkü toplum gazeteciye saygı duyuyordu.
Çünkü basın ve ifade özgürlüğü bugünkünden çok daha güçlüydü.
Çünkü gazeteler bayilerden satın alınır, milyonluk tirajlara ulaşırdı.
Çünkü insanlar haberi okuyunca önce “Doğru mudur?” diye değil, “Ne olmuş?” diye sorardı.
Haberi yapan gazetecinin niyeti değil, haberin kendisi konuşulurdu.
1970’li ve 1980’li yıllar İzmir gazeteciliğinin hem en parlak hem de en çalkantılı dönemleriydi.
Gazeteciler sendikalıydı.
Gazetecilik masa başında değil; sokakta yapılırdı.
Adliyede…
Belediyede…
Limanlarda…
Grev çadırlarında…
Kahvehanelerde…
Muhabirler ayakkabı eskitirdi.
Daktilolar susmazdı.
Karanlık odalarda saatlerce fotoğraf banyosu yapılırdı.
Yeni Asır, Demokrat İzmir, Ege Ekspres, Hizmet ve Son Hizmet gibi gazeteler yalnız haber vermez; kentin nabzını tutar, kamuoyunu şekillendirirdi.
Genç gazeteciler usta-çırak ilişkisi içinde yetişirdi.
Gazetecilik gerçekten bir okuldu.
Ama beni en çok yaralayan söz Gürkan Ertaç’tan geldi.
42 yılını verdiği Yeni Asır’dan hak ettiği kıdem tazminatını hala alamamış.
Dava yıllardır sürüyor.
Hakimler değişmiş.
Dosyalar el değiştirmiş.
Tanık ifadeleri kaybolmuş.
Ve Gürkan abi buruk bir tebessümle şöyle dedi:
“İktidardalar ve çok güçlüler. Bir gazeteci yasal hakkını mahkeme yoluyla bile alamıyorsa vatandaş ne yapsın?”
Bu cümle yalnızca bir gazetecinin serzenişi değildir.
Türkiye’de adalet duygusunun nasıl örselendiğinin de kısa özetidir.
Bugünün gazeteciliğini de konuştuk.
Televizyon ekranlarını dolduran bazı isimler için ikisinin de yorumu neredeyse aynıydı:
“Bin şahit tutsalar gazeteci olduklarına kimseyi inandıramazlar.”
Acı ama düşündürücü…
Çünkü gazetecilik mikrofon tutmak değildir.
Gazetecilik iktidarın hoşuna gidecek cümleleri sıralamak hiç değildir.
Gazetecilik; gerçeğin peşinden gitmektir.
Bedel ödemeyi göze almaktır.
Güçlünün değil, halkın yanında durmaktır.
Belki teknoloji değişti.
Belki gazeteler küçüldü.
Belki haber artık saniyeler içinde cep telefonlarına düşüyor.
Ama gazeteciliğin özü hala aynı.
Kalemini vicdanına kiraya vermeyenler olduğu sürece bu meslek yaşayacaktır.
Öcal Uluç’a da, Gürkan Ertaç’a da acil şifalar diliyorum.
Çünkü onlar yalnızca iki gazeteci değil…
İzmir basınının yaşayan hafızasıdır.
Onlar iyi oldukça, bu kentin belleği de yaşamaya devam edecektir.