“Ben Olsam…” “Beni aldatsa asla affetmem.” “Ben olsam o eve bir daha dönmem.” “Çocuğum bunu yapsa evlatlıktan reddederim.” “Ben bu paraya asla çalışmam.” “Böyle bir şey başıma gelse ne yapacağımı bilirim.”

Günlük hayatımızda buna benzer pek çok cümle kuruyoruz. Bir sohbetin içinde, bir haberin ardından, bir yakınımızın yaşadıklarını dinlerken… Bazen kendi sınırlarımızı anlatmak, bazen de bir konuda ne kadar kararlı olduğumuzu göstermek için.

Çoğu zaman kötü bir niyetimiz de olmuyor. Kendi hayatımızdan, kendi doğrularımızdan ve bugün sahip olduğumuz koşullardan yola çıkıyoruz. Fakat insanın kendi hayatı için söylediği bir cümle, başkasının yaşadığı bir durumun yanında bambaşka bir anlam kazanabiliyor.

Özellikle de o kişi, bizim “asla” dediğimiz şeyi yaşamak zorunda kalmışsa…

Birinin neden affettiğini, neden kaldığını, neden geri döndüğünü ya da neden gitmediğini dışarıdan anlamak her zaman kolay değil. Çünkü biz çoğu zaman yalnızca olayın kendisini görüyoruz. Oysa o olayın içinde yıllar, ilişkiler, çocuklar, ekonomik koşullar, korkular, alışkanlıklar, umutlar ve bazen de yalnızca o günün şartları var.

Bir insanın verdiği kararı anlamak, o kararı kendimiz için doğru bulmak zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor. Herkesin kendi sınırları, kendi değerleri ve kendi kararları olabilir. Ama anlamaya çalışmakla hüküm vermek arasında önemli bir fark var.

Bazen bir arkadaşımızın yaşadığı bir şeyi dinlerken hemen kendi cevabımızı söylüyoruz:

“Ben olsam…”

Oysa belki de o anda ihtiyacı olan şey, bizim ne yapacağımızı duymak değil; kendi yaşadığının anlaşılabildiğini hissetmek.

Her insanın hayatla kurduğu ilişki farklı. Aynı olay, iki farklı insanın hayatında bambaşka sonuçlar doğurabiliyor. Birinin kolayca verebildiği bir karar, başka biri için uzun bir düşünme, bekleme ve değerlendirme sürecine dönüşebiliyor.

Üstelik insan, yalnızca bugünkü aklıyla karar vermiyor. Geçmişiyle, sorumluluklarıyla, sevdikleriyle, korkularıyla ve geleceğe dair kaygılarıyla birlikte karar veriyor. Bazen bir seçimin içinde birden fazla insanın hayatı yer alıyor. Bu yüzden dışarıdan bakıldığında basit görünen bir karar, o kişinin dünyasında hiç de basit olmayabiliyor.

Bu, her davranışı doğru bulmamız ya da her kararı onaylamamız gerektiği anlamına gelmiyor. Elbette kendi sınırlarımızı koruyabilir, bir davranışı yanlış bulabilir, kendimiz için neyi kabul edip etmeyeceğimizi söyleyebiliriz.

Ama kendi sınırımızı ifade etmekle, başkasının seçimini küçümsemek aynı şey değil.

“Ben bunu yaşasam ne yapardım?” sorusu, bazen “O bunu neden yaptı?” sorusundan daha anlamlı olabilir. Çünkü ilkinde kendimizi düşünürüz; ikincisinde ise çoğu zaman karşımızdaki insanın bütün hikâyesini bilmeden bir sonuca varırız.

Hayatın bize ne getireceğini bilemiyoruz. Bugün çok net olduğumuzu düşündüğümüz bir konuda, yarın farklı bir durumla karşılaşabiliriz. Bu, bütün doğrularımızdan vazgeçeceğimiz anlamına gelmez. Sadece insanın kararlarının, içinde bulunduğu koşullardan bağımsız olmadığını hatırlatır.

Belki de “Ben olsam…” demeden önce kendimize küçük bir pay bırakmalıyız.

“Umarım böyle bir durumla karşılaşmam.”

“Şu an böyle düşünüyorum ama hayatın ne getireceğini bilemem.”

“Benim için zor olurdu, ama başkasının ne yaşadığını tam olarak bilmiyorum.”

Bazen bu cümleler, hem kendi sınırlarımızı korur hem de başkasının hayatına gereksiz bir ağırlık bırakmaz.

Çünkü hepimizin bilmediği, görmediği, henüz karşılaşmadığı hayat ihtimalleri var. İnsan, kendini tanıdığını düşünse de bazı duyguların, bazı kayıpların, bazı sorumlulukların içinde nasıl davranacağını önceden kesin olarak bilemeyebilir.

Belki de olgunluk biraz da burada başlıyor: Kendi doğrularımızdan vazgeçmeden, başkasının hayatına da aynı doğruların ölçüsüyle yaklaşmamayı öğrenmekte.

Birinin yaşadığını hemen kendi hayatımızın cetveliyle ölçmemekte…

Ve bazen yalnızca şunu söyleyebilmekte:

“Ben böyle bir durumda ne yapacağımı bilmiyorum. Ama senin için kolay olmadığını tahmin edebiliyorum.”

Bu cümle, her şeyi çözmez. Birinin acısını ortadan kaldırmaz, verdiği kararı değiştirmez. Ama ona, yaşadıklarının karşısında yalnızca bir yargıyla değil, biraz anlayışla da karşılaşabileceğini hissettirir.

Hepimizin bir sınavı var. Kiminin dışarıdan görünen, kiminin hiç bilinmeyen…

Bu yüzden belki de birbirimize yapabileceğimiz en güzel şey, yaşamadığımız hayatlar hakkında biraz daha az kesin konuşmak.

“Ben olsam…” demek yerine, “Umarım hiç kimse böyle bir durumda kalmaz” diyebilmek.

Çünkü empati, her şeyi yaşamış olmak değil; yaşamadığımız bir şeyi de hemen yargılamamayı seçmektir.

Ve bazen en gerçek cümle, en kesin olan değil; içinde biraz anlayış, biraz tevazu ve hayata bırakılmış küçük bir pay olandır.