CHP’de tarım kesiminin yıllardır sesi olan Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal, tarlanın ve üreticinin sesi Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer ile Tekirdağ Milletvekili İlhami Aygün, çiftçinin sorunlarını yılmadan gündeme taşıyor.

Onlar konuşuyor, anlatıyor, uyarıyor…

Ama iktidar duymuyor.

Çünkü Türkiye’de tarımı yönetenlerin kulağı çiftçide değil; ithalatçıda, aracılarda, büyük şirketlerde…

Çiftçi ise ne ekerse eksin dert biçiyor!

Meyve ağaçta çürüyor.

Sebze tarlada kalıyor.

Üretici, binbir emekle yetiştirdiği ürünü toplatamıyor. Çünkü ürünün satışından elde edeceği para, yevmiyeli işçinin ücretini bile karşılamıyor.

Toplatsa zarar…

Toplatmasa zarar…

Satsa zarar…

Dalında bıraksa yine zarar!

Üreten cezalandırılıyor, ithal eden ödüllendiriliyor.

BORÇ 275 KAT ARTTI

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal’ın açıkladığı rakamlar, çiftçinin içine sürüklendiği çıkmazı bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

2004 yılında çiftçinin bankalara olan tarımsal kredi borcu 5,3 milyar liraydı.

Haziran 2026’da bu borç 1 trilyon 459 milyar liraya ulaştı.

Tam 275 kat arttı!

Aynı dönemde tarımsal destekler yalnızca 54 kat yükseldi. Çiftçinin borcu, aldığı desteğin 8,7 katına çıktı.

Daha vahimi, takipteki tarım kredileri bir yılda 7,7 milyar liradan 25,5 milyar liraya yükseldi.

Bu ne demektir?

Çiftçi borcunu ödeyemiyor.

Traktörünü ipotek ediyor.

Tarlasını bankaya rehin bırakıyor.

Üretmek için borçlanıyor, borcunu ödeyebilmek için yeniden borçlanıyor.

Sonunda bankanın kapısında boynu bükülüyor.

Orhan Sarıbal’ın sözü gerçeğin özetidir:

“Çiftçi perişan. Hem de üreterek perişan.”

FİYATI HERKES BELİRLİYOR,
ÇİFTÇİ BELİRLEYEMİYOR

Mazotun fiyatını çiftçi belirlemiyor.

Gübrenin, ilacın, tohumun, fidenin, elektriğin ve suyun fiyatını belirleyemiyor.

Kredi faizine söz geçiremiyor.

İşçilik ücretini düşüremiyor.

Peki, hiç değilse ürettiği malın fiyatını belirleyebiliyor mu?

Hayır!

Onu da tüccar, sanayici, market zincirleri ve aracılar belirliyor.

Çiftçi hem alırken hem satarken kaybediyor.

Masaya tüccar hukukçusuyla, mühendisiyle, finansman gücüyle oturuyor. Çiftçi ise tek başına, sahipsiz ve örgütsüz bırakılıyor.

Bunun adı serbest piyasa değil, üreticinin emeğine el koyma düzenidir.

ŞEFTALİ DALINDA ÇÜRÜYOR

Bursa’da kilogram maliyeti 20–25 liraya ulaşan sanayilik şeftaliye 5 lira fiyat veriliyor.

Mersin’de yaklaşık 15 liraya mal edilen şeftali yine 5 liraya alınmak isteniyor.

Denizli’nin Çivril ilçesinde kilogram maliyeti 22 lirayı bulan sofralık şeftalinin fiyatı 15 liraya kadar düşüyor.

Çiftçi ne yapsın?

Fidanı dikmiş, dört-beş yıl ürün vermesini beklemiş. Ağacına on yıl, yirmi yıl gözü gibi bakmış. Budamış, sulamış, ilaçlamış…

Şimdi o ağaçları mı söksün?

Ürünü dalında mı bıraksın?

Yoksa her kilogramda zarar etmeyi göze alıp toplatsın mı?

Bir ülke, kendisini doyuran insanlara böyle zulmeder mi?

ÜZÜM TÜCCARIN, BİBER SANAYİCİNİN İNSAFINDA

Kuru üzüm üreticisi de aynı çıkmazda.

Çiftçiler Sendikasının hesabına göre 2026 yılında bir kilogram kuru üzümün çıplak maliyeti 93 lira. Çiftçinin emeği ve insanca yaşam payı eklendiğinde olması gereken fiyat 151,50 liraya ulaşıyor.

Ancak yeni sezon fiyatı hala açıklanmıyor.

Neden?

Üretici borç baskısıyla ürününü erkenden ve ucuza tüccara satsın diye mi?

TMO vakit kaybetmeden fiyat açıklamalı, kilogram fiyatı 150 liranın altında olmamalıdır. TARİŞ gibi üretici kuruluşları yeniden güçlendirilmelidir.

Balıkesir’de turşuluk biber üreticisi de birkaç alıcının insafına terk edilmiş durumda. Maliyetini karşılamak için kilogram başına en az 70 lira bekleyen çiftçinin ürününe 35–40 lira veriliyor.

Girdi fiyatları artıyor, ürün fiyatı yarıya düşüyor.

Kazanan kim?

Çiftçi olmadığı kesin!

SEL ÜRÜNÜ, İHMAL UMUDU GÖTÜRÜYOR

Malatya’da yaşanan selde 168 çiftçi zarar gördü. Kurutulmak üzere serilen 400 tondan fazla kayısı telef oldu.

Üreticinin yalnızca ürünü değil; bir yıllık emeği, borcunu ödeme umudu ve ailesinin geçimi de sele kapıldı.

Şimdi üreticiye faizli borç ertelemesi önermek çözüm değildir.

Adamın ürünü yok!

Geliri yok!

Borcu nasıl ödeyecek?

Zarar eksiksiz belirlenmeli, kayıp doğrudan karşılanmalı, üreticiye karşılıksız destek verilmeli ve borçlar faizsiz olarak yeniden yapılandırılmalıdır.

İTHALATÇIYA VAR,
ÇİFTÇİYE YOK!

ABD, Türkiye’den aldığı zeytin ve zeytinyağına yüzde 12,5 ek gümrük vergisi getirerek kendi üreticisini ve pazarını koruyor.

Biz ne yapıyoruz?

İçeride fiyat biraz yükseldiğinde ithalatın kapılarını açıyor, gümrük vergilerini indiriyor, başka ülkelerin çiftçisini destekliyoruz.

Elin ülkesi kendi üreticisini koruyor.

Bizim iktidarımız ise bizim çiftçimizi yabancı üreticiyle terbiye etmeye çalışıyor!

Üstelik zeytinyağını markalı ve ambalajlı ürün olarak satmak yerine dökme ihraç ediyoruz. Emeği bizim çiftçimiz veriyor, asıl katma değeri yabancı şirketler kazanıyor.

BU DÜZEN BÖYLE GİTMEZ

Tarım sıradan bir ticaret alanı değildir.

Tarım, bağımsızlıktır.

Tarım, gıda güvenliğidir.

Tarım, yaşamdır.

Çiftçi üretmezse kentte yaşayan insan da sofrasına yiyecek koyamaz. Üreticinin çöküşü yalnızca köyün değil, 86 milyonun sorunudur.

Çözüm bellidir:

Üretim çiftçi örgütleriyle birlikte planlanmalı, stratejik ürünlere gerçekçi taban fiyat ve alım güvencesi verilmeli, destekler zamanında ödenmeli, üretim maliyetinin altında alım engellenmelidir.

Kooperatifler ve üretici birlikleri güçlendirilmeli, çiftçi bankaların ve birkaç büyük şirketin eline bırakılmamalıdır.

Türkiye toprağıyla, suyuyla ve çalışkan çiftçisiyle kendi kendisini doyurabilecek bir ülkedir.

Yeter ki çiftçinin alın terine el uzatılmasın.

Yeter ki üretici cezalandırılmasın.

Yeter ki ithalatçı değil, çiftçi korunsun.

Çünkü toprağa küsen çiftçiyi yeniden tarlaya döndürmek kolay değildir.

Bugün ağaçta çürüyen yalnızca şeftali, tarlada kalan yalnızca biber değildir.

Bu ülkenin tarımı, geleceği ve bağımsızlığı çürütülmektedir.

Ve evet…

Bu düzen böyle gitmez!

Gitmemelidir!