Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık’ın annesi Gülümser Çalık’ı, İzmir’de cezaevi ve hastane kapılarında beklerken gördükçe kendi annemi anımsıyorum.

12 Eylül öncesinde Eskişehir’de ne zaman karakola düşsem, ne zaman polisten dayak yesem yanımda olurdu.

“Bırakın evladımı!” diye feryat ederdi.

İlerlemiş yaşına rağmen her ziyaret günü Eskişehir’den kalkar, İzmir Buca Cezaevi’ne gelirdi.

Anaydı…

Evladının acı çekmesine dayanamazdı.

Gülümser Çalık’ın da yüreği dağlı. Bir yandan oğlunun sağlığını, diğer yandan özgürlüğüne kavuşacağı günü düşünüyor. Cezaevi kapısında, hastane bahçesinde bekliyor; gözlerinden yaşlar dökülüyor:

“Feryadımı duyun!”

Mehmet Murat Çalık, 19 Mart’ta İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik soruşturma kapsamında gözaltına alındı, 23 Mart’ta tutuklandı ve görevinden uzaklaştırıldı.

Daha önce iki kez kanser tedavisi görmüştü. Cezaevinde yaklaşık 18 kilo kaybetti. Silivri’den İzmir’e nakledildi. Hastanelere sevk edildi; tomografiler çekildi, anjiyo yapıldı, yoğun bakımda tutuldu. Boynundaki kitle nedeniyle yeniden kanser şüphesi gündeme geldi.

Avukatları, sağlık durumunun ve cezaevi koşullarının yaşamı açısından ciddi risk oluşturduğunu adli makamlara bildirdi.

Burada tartışılması gereken yalnızca siyaset değildir.

Bir insanın yaşamı, sağlığı, onuru ve iki evladının geleceği söz konusudur.

Gazeteci Dilek Bozkurt’un çağrısı bu nedenle değerlidir. Geçmişte Çalık yönetimini eleştirmiş olmasına rağmen bugün vicdanın ve insanlığın yanında duruyor:

“Bir insanın sağlığı, iki evladının geleceği ve can güvenliği, her türlü siyasi mülahazanın ve günlük çekişmenin fersah fersah ötesindedir.”

Doğru söylüyor.

Gerçek vefa, insan makamdayken yanında görünmek değil; özgürlüğünden yoksunken, sağlığıyla sınanırken arkasında durabilmektir.

Ne yazık ki Mehmet Murat Çalık, Cumhuriyet Halk Partisi’nden istifa etmeyeceğini açıkladıktan sonra bu kez başka bir saldırının hedefi oldu.

Düne kadar onun özgürlüğünü savunan bazı Yeni Partililer, bugün siyasi tercihi nedeniyle sosyal medyada hakaretler yağdırdı.

Kendisini aday gösteren ve halkın oylarıyla belediye başkanı seçildiği partiden ayrılmadı diye hasta ve tutuklu bir insana saldırmak hangi vicdana sığar?

Özgürlük talebi parti rozetine göre mi değişir?

Adalet yalnızca bizimle aynı siyasi tercihi yapanlar için mi gereklidir?

Dün “özgürlük” diye haykırdığınız bir insana bugün “bizimle gelmedi” diye hakaret ediyorsanız, savunduğunuz şey adalet değil, siyasi itaattir.

“İnsanlığın bu kadar alçaldığı bir dönemi anımsamıyorum” diyen bir büyüğüme hak vermemek elde değil.

Herkes kendisini sorgulamalıdır.

İşin özü şudur:

Yargılamalar hızlandırılmalı, tutukluluk istisna olmalıdır.

Hakkında somut belge, bilgi ve tanık bulunanlar adil biçimde yargılanmalı; suçu kanıtlananlar cezalandırılmalıdır. Suçsuz olanların da bir gün bile bekletilmeden beraatleri verilmelidir.

Tutuklama, peşin cezaya dönüştürülemez.

Hasta bir insanın yaşamı siyasi hesaplara kurban edilemez.

İktidarını sürdürebilmek için adaleti bir korku sopasına, tutuklamaları bir cadı avına dönüştürenler bilmelidir:

Annelerin gözyaşı hiçbir iktidarı büyütmez.

Zulüm arttıkça iktidar güçlenmez.

Aksine vicdanlarda küçülür, halktan uzaklaşır ve sonunda kaybeder.