‘ Sait Faik ve Zihni Anadol’a saygı ve özlemle’

Öykü denince Ömer Seyfettin, Sait Faik, Sabahattin Ali, Orhan Kemal gibi unutamadıklarım/ çok etkilendiklerim geliyor aklıma. Öykünün kısa ve çarpıcı olanları daha çok etkiliyor beni. İlkokul yıllarımda ‘ Diyet’i okuduğumda sarsılmıştım örneğin… 11 Mayıs ile 2 Haziran ise nedense hiç unutamadığım iki tarih olarak iz bırakmış bende.

11 Mayıs’ta Sait Faik oluyorum, 2 Haziran’da da Orhan Kemal… Her ikisi de her iki yazarın ölüm tarihi olmasına karşın o gün ben haykırmak istiyorum hep ‘Ölmediler ki! ‘’

Diye…

Son Kuşlar, Lüzumsuz Adam, Kumpanya’yı okuyup da unutmak olası mı Sait Faik’i…

Kitaplarının yanı sıra, 1941’de tanıştığı ve büyük bir aşkla bağlandığı Aleksandra’ya olan aşkı, ama onunla evlenemeyişi de içimi burkuyor. Hayatındaki en önemli insanın annesi olması, beni ona yakınlaştıran etkenlerden biri olsa gerek. Ölene kadar annesiyle birlikte yaşamış. Annesi sanırım onun özel yaşamına fazla müdahil olmuş. Örneğin ilk evlilik girişimini onaylamamış.

Burgaz Adasındaki balıkçılar acaba onu her 11 Mayıs’ta anımsıyorlar mıdır merak ediyorum doğrusu. Onlarla çok yakın dostluğu vardı zira. O günün balıkçıları, çocuklarına bunu anlatmışlardır zaar…

Sait Faik

Benim doğduğum gün 30 Nisan ya… Hitler’in de intiharı 30 Nisan biliyorsunuz. Her doğum günümde anımsarım bunu. Ama ben, Hitler’in intiharından 9 yıl sonra doğmuşum.

Sait Faik ile bunların ne ilgisi var diyorsanız hemen söyleyeyim, Sait Faik’in ölümü 11 Mayıs 1954. Doğduğum yıl yani… Siroz sonrası oluşan yemek borusu kanaması nedeniyle yitirmişiz onu.

Bugün, ondan bir hikâye okumanın zamanı bence.

11 Mayıs 1975’e gelince…

Okumak, öğretmen olmak için memleketimden ta Sivas’a gitmişim. Ne kadar da sevinmiştik aile boyu. Pir Sultan Abdal’ın memleketinde yoldaşlarla birlikte, söz ve saz gecelerinde onlarla birlikte olacağım diye. Cemlere katılacak, Bektaşi nefesleriyle, sazın ustalarıyla iç içe olacağım diye daha gitmeden Sivaslı oluvermiştim.

1973-74 Öğretim yılıydı okula başladığım tarih. Tıp fakültesinde okumak istiyordum ama ÖSYM beni öğretmenliğe layık görmüştü. Fizik, matematik ve kimyadan anlamazsan olacağı buydu.

Her şey iyi ve güzeldi. İlk bir yıl güzellikler ve biraz da tartışmalar içinde geçti günler. Sınıfımın parlak bir öğrencisiydim. Her şey değişivermişti ikinci yılda. Okulun müdürlüğüne bir siyasi partinin milletvekili adayı getirilmişti. Mussolini gibiydi. Öğrencisiyle dişe diş tartışan militan bir partiliydi. Önceleri temkinli davrandıysak da koşullar bizi ister istemez mücadeleci yapıverdi bir anda. Duygularını/ düşüncelerini haykırıveren biri oluvermiştik.

Sonuç mu? Sabahın 07.30’u… Yatakhanenin kapısı bir anda büyük bir gürültü ile açıldı. Yanıbaşımdaki sehpada bulunan gözlüğüme davrandım hemen. Elinde zincir olan biri, yanında yangın söndürme köşesindeki küreği kapmış biri ve bir alay öğretmen okulu ve eğitim enstitüsü öğrencisi… Hepsi de bildiğim insanlar… Teneffüslerde bana sürtünen, çirkin çirkin bakan, kantinde marşlar söylerlerken bizlere doğru bakıp arada bir küfreden öğretmen adayları… Yatağımdan nasıl kalkıp doğrulduğumu bile anlayamamıştım. Elinde kürek olan komşu ilin militan yobazlarından birinin küreği kaldırıp ‘’ Ya Allah’’ deyip sırtıma vurduğunu ve yere düştüğümü anımsayabiliyorum sadece.

Hastanede yatıyorken vücudumun her yerinin şişlikler ve kızarıklıklar içinde olduğunu, kollarımda ve dizlerimde kan lekelerini o gün gibi anımsıyorum.

300’ e yakın öğrencinin bulunduğu öğretmen okulu/ eğitim enstitüsünde biz ilerici/ yurtsever devrimci öğrenciler ise bir avuçtuk.

Gazetelerin ‘ağır yaralı ‘olarak yazdığı, linç edilen üç öğrenciden biriydim.

Oktay Akbal’ın o günlerde köşesinde anlattığı okulun ağır yaralı öğrencilerindendim.

Düşüncelerimizle baş edemeyen fanatik/ gerici zavallılar bizi zincir/ kürek ve sopalarla alt etmeye çalışmışlardı. 10 Mayıs gecesi okulumuzda nöbetçi öğretmen olarak görev yapan yiğit öğretmenimiz /TÖB-DER Başkanı Yunus Yıldırım da bizim linç edilmemize engel olamamıştı.

Yaşadığımız acılı olay sonrasında bir de vilayet üst disiplin kurulu kararıyla okuldan atılmıştık. Hiç unutmam, bir otobüs dolusu polisle biz üç öğrenciyi Sivas’ın 10 kilometre kadar şehir dışına çıkarıp Ankara’ya giden bir otobüse bindirip Sivas’tan uzaklaştırmışlardı.

11 Mayıs 1975’i, unutmam ne mümkün!

Zihni Anadol

Zonguldak’ın Devrek ilçesinde doğmuş olan şair/ yazar ve siyaset adamı Zihni Turgay Anadol da 11 Mayıs 1999’da sonsuzluğa yürümüş.

Ömrünün önemli bir bölümünü cezaevlerinde geçirmiş olan sosyalist Zihni Anadol, Hikmet Kıvılcımlı ile birlikte Vatan Partisi’nin kurucuları arasında yer almış.

1944 yılında Karabük Demir Çelik Fabrikasında işçiyken TKP’ye üye olmak, yönetimine katılmak iddiasıyla yakalanıp TCK 141. Maddeden 3,5 yıl cezaevinde yatmış bir yurtsever.

İlk şiiri 1951’de Yeni Ses dergisinde yayımlanmış olan Zihni Anadol’un Türk Solu, Emekçi, May, Kurtuluş, Gerçek Sanat, İnsancıl, Tarih ve Toplum, Yeni Açılım, Gerçekler Postası gibi dergilerde de yazıları yayımlanmış. Emek gazetesi ve Yeni Evrensel’de de köşe yazarlığı yapmış.

Gerek 1 Mayıslarda gerekse de diğer toplumsal eylemlerde bayrağı hep en önde taşıyanlardan biri …

Sosyalizme gönül vermesi Kütahya Lisesi’ndeki öğrencilik yıllarına dayanan Zihni Anadol’un o günlerdeki şu sözü hiç unutulmuyor: ‘’ Savcı beni komünist yaparak bu şerefli mevkiye çıkardığından kendisine tekrar tekrar teşekkür ederim.’’

Onun iki aşkı vardı; İşçi sınıfı ve TKP!

Şiirleri; Ağlama Duvar, Kırmızı Gül ve Kasket, Aydınlığa Omuz Verenler kitaplarında yer alan Anadol’un anıları da Truva Atında İlk Akşam, Can Pazarı Yolcuları ve Ben İşçiyim kitaplarında yayımlandı.

Böylesi bir siyasi/ sanatçı portrenin oğlu ya da kızı da herhalde bilinen bir portredir ülkemizde. Kim dersiniz?

Bugün 11 Mayıs!

Sait Faik ile Zihni Anadol’a saygıyla! Doğrusunu isterseniz hiç de ölmüşe benzemiyorlar!