İskeleden inip Saat Kulesi tarafına doğru yürürken solumdaki standdan gelen ağlamaklı anne sesi her defasında yüreğimi parçalıyor. SMA hastası kızı için yardım isteyen annenin sesi bu. İtiraf etmem gerekirse bugüne değin hiç para vermedim stand başındaki anneye. Yanından geçerken başımı ters istikamete çevirdiğim yok ama görüyorum ki para verip yardımda bulunan da yok. Yürekleri parçalayan o anne sesini ciddiye mi alan yok yoksa? Ağlak sesle yardım istemek pek fayda etmiyor anlaşılan.

Sosyal devlet, vatandaşının böylesi sorunlarını çözmek zorunda değil mi?

İki kez gittim ve dörder beşer gün kaldım Tebriz’de. Gezip dolaşmaya doyamadığım bu şehirde tek bir dilenci görmedim. Öğrendim ki, dilencisi olmayan şehirmiş Tabriz. Onlar böyle diyor. Tebriz değil de Tabriz! Tek bir dilencinin varlığı bile onları/ belediyeyi/ devleti üzermiş. Bu nedenle şehrin merkezi yerlerinde belediye tarafından özenle konulmuş kumbaraya benzer metal kutular bulunuyor. Vatandaşın verdiği bu paralarla ekonomisi iyi olmayan Tabrizliler, bu şekilde dilenci konumuna düşmekten kurtuluyor.

Evet, tek bir dilenci göremiyorsunuz Tebriz’de.

Ya bizde? Eli ayağı yamulmuşlar, kucağında bebeğiyle kaldırım kenarına oturup el açanlar, karnım aç beni doyurur musun diyenler, ağlar gibi yardım isteyenler… Öyle çok öyle çok ki…

Fakat SMA Hastası çocuğu için stand başında sesi hoparlörden gelen ağlayan anne sesi, beni hepsinden daha çok etkiliyor.

Devlet, vatandaşını böylesi ağlar duruma getirir mi hiç?

Vatandaştan toplanan milyarlarca liralık vergiler, ülke insanına hizmet için alınmıyor mu?

Helikopterle iftar açmaya giden sağlık bakanı o helikopterin bir saatte kaç bin liralık yakıt harcadığını bilmez mi?

Otobüs, dolmuş ya da taksi bakanımıza az geliyor belli ki… Sağlık bakanı, biraz da SMA hastası çocukları düşünde olmaz mı?

*

Saat Kulesi önüne gelince ister istemez duruyorum. Güvercinlerin peşinden koşan minikleri izlemeye bayılıyorum çünkü.

Öte yandan da düşünüyorum. İki kilo sakallı, şalvarlı/ takkeli ve sarıklı mollalar ramazan ayında üşenmeden meyhane önlerine kadar gidip bir şeyler tebliğ ediyorlar, insanları doğru yola davet ediyorlar ya… Neden hiçbiri bu meydana gelip yerlerde bulunan arpa tanelerine basan binlerce insana ‘’ Üzerine bastığınız arpa bir nimettir. Günahtır, basmayın! ‘’ demezler.

Saat Kulesinin önü arpa tanelerinden geçilmez durumda! Çaresiz, insanlar da üzerlerine basarak yürümek durumunda kalıyor.

Yem satan da hoplayan zıplayan çocuklar ve anne babaları da biliyorlar ki kendilerine kulak vermeyecekler.

Hem de siyaset yapamamış olacaklar. Meyhane ve kafe önleri öyle mi? Birileri kendilerine itiraz etsin, polemik olsun ve orada bulunan eli kameralı kardeşlerine malzeme çıksın. Bunun derdindeler!

*

Ve Kemeraltı’na giriş…

Her zaman taze haberler Tamer Yıldırım’da olduğu için Konak Mahallesi Muhtarını ziyaret etmezsem olmaz! Sabahın köründe Kemeraltı’na inip çektiği görüntüleri bizlerle paylaşan, çarşının sorunlarını dert edinip çözümler bulmaya çalışan bu arkadaşı siyasiler değerlendirse iyi olur bence.

Hür Efe/ Cem Üsküp, antikacı Sabahattin Hoca, sahaflar, Kaşlı Saat’ten Emre, Füsun Tuhafiye/ Hüseyin Savacı, Terzi Eşref, Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği Başkanı Semih Girgin, hediyelik eşyacı Ahmet Palandöken, Yavuz Kitabevi/ İbrahim Sakalar, antikacı Behiye Oğul, Mardinli olan güleryüzlü sakallı balıkçıma illa bir şekilde uğramak vatan borcu gibi bende.

Kemeraltı’nın kalabalıklığı/ hayhuyu beni hiç rahatsız etmiyor.

Rahatsız olduğum konu ne biliyor musunuz?

Mülkiyeli Ali Ragıp Kitapçı Bey’in sahibi olduğu, yıllardır İzmirlilere hizmet veren Yavuz Kitabevi/ Kemeraltı Şubesi kapandı ve hiç mi hiç haber olmadı. Düşünün ki bu kitabevi 1913 yılında kurulmuş. TİBAŞ İşhanı’ndaki merkezin sahibi ise kardeşi Birgül Kitapçı. DTCF / Hungaroloji mezunu Birgül Hanım, artık dört yıldır gelmiyor kitabevine. Kendi dertleriyle meşgul. İlkeli, çalışkan, doğru bildiğini hiç çekinmeden söyleyen Birgül Hanım, ilerlemiş yaşına karşın makyajını hiç ihmal etmeyen bir İzmir hanımefendisi. Son ziyaretimde kutlamıştım kendisini. Verilen ödül nedeniyle… Çok da afallamıştım o gün. ‘’ Ne ödülü Recai Bey?’’ demişti. Gazetelerde ödül verildiği söylenen Birgül Hanım’ın bundan haberi yoktu. Ödül dağıtıcısı o kişi de gelip kendisine ödül vermemiş.

1913’te Selanik’ten İzmir’e göç eden Fahrettin-Hüsnü kardeşler tarafından kurulmuş bu kitabevi. Soyadlarını da Atatürk vermiş: KİTAPÇI!

Yeni bir kitabım mı çıktı, doğruca Birgül Hanım’a giderim. Uzatırım eline, sayfalarını çevirir ve İbrahim Sakalar’a seslenir:‘’ Recai Bey’in kitabını vitrine koyar mısın İbrahim?’’

Doğrusu bu ya… Çok şanslıyım bu konuda. Kitabım, çıktıktan iki gün sonra hemen İzmirlilerle tanışmış olur onun sayesinde.

Özetin özetine gelince… Kemeraltı’nda Benzinci Kör Hafız ya da Çakmakçı Hafız diye bilinen Mustafa Ayrıközü’nün Milli Kütüphane Caddesi üzerinde heykeli gelene geçene merhaba diyor ya…

Bence Ali Ragıp Bey ile Birgül Hanım’ın da heykeli yapılmalı ve TİBAŞ İşhanı önüne konulmalı. ‘İzmir’in İlk Kitapçıları’ diye…

Başta İzmirli gazeteciler, Büyükşehir Belediyesi ve İzmirli entelektüeller olmak üzere İzmirlilere sesleniyorum: MİLLİ KÜTÜPHANE CADDESİ ÜZERİNDE KİTAPÇI KARDEŞLERİN HEYKELİ DİKİLSİN!