Ruhi Su ne güzel söylemiş:
“Ağaç demiş ki baltaya,
Sen beni kesemezdin ama
Ne yapayım ki sapın benden.
Bak şu ağacın bilincine sen;
Ölen ben, öldüren benden…”
Bu dizeler yalnızca bir ağacın feryadı değildir.
Bir toplumun, bir partinin, bir siyasal hareketin kendi içinden çıkanlar eliyle nasıl yaralandığının özetidir.
Balta dışarıdandır.
Ama sap içeridendir.
Balta tek başına ağacı kesemez. Ona güç veren, hedef gösteren, darbeyi etkili hale getiren saptır.
Ne yazık ki Türkiye’de solun tarihi biraz da bunun tarihidir.
Solcular, yıllarca dışarıdan gelen saldırılara direndi. Darbeler gördü, cezaevlerinde yattı, işkencelerden geçti. Üniversitelerden atıldı, işlerinden edildi, sürgünlere gönderildi. İşsiz kaldı, aç kaldı, yoksul kaldı. Faili meçhullerde, sokak ortasında işlenen cinayetlerde aydınlarını, gençlerini, gazetecilerini kaybetti.
Ama solu asıl güçsüz düşüren yalnızca dışarıdan gelen darbeler olmadı.
İçeriden vurulan baltalar da oldu.
Aynı dünya görüşünü paylaşanlar, küçük görüş ayrılıkları yüzünden birbirlerini düşman ilan etti. Aynı hedefe yürüyenler, yolun sağından mı solundan mı gidileceğini tartışırken birbirlerini yolda bıraktı.
Faşizme, yoksulluğa, sömürüye karşı birleşmesi gerekenler; sözcüklerin, tanımların ve küçük hesapların içinde bölündü.
Kimi kendisini daha devrimci saydı.
Kimi ötekini yeterince solcu bulmadı.
Kimi aynı masaya oturduğu arkadaşının ayağını çekti.
Kimi iktidarın yapamadığını yaptı; yıllarca omuz omuza mücadele ettiği insanı bir gecede “hain” ilan etti.
Sonuç ne oldu?
Balta kazandı.
Ağaç devrildi.
Sap ise kendisini baltadan saydığı için sevindi.
Oysa ağaç devrildiğinde sapın da geleceği kalmaz.
“İnsan insanın kurdudur” sözü, siyasal yaşamda “Solcunun kurdu solcudur” biçiminde kullanılır.
Acıdır ama doğrudur.
Sağ siyaset, bütün iç çekişmelerine rağmen iktidar söz konusu olduğunda birleşmeyi bilir.
Birbirlerine en ağır sözleri söyleyenler, çıkarları gerektirdiğinde aynı masaya oturur.
Dün birbirini suçlayanlar, bugün aynı fotoğraf karesinde gülümser.
Sol ise çoğu zaman en büyük mücadeleyi karşısındaki anlayışa değil, kendi içindeki yol arkadaşına karşı verir.
Rakibinin kusurunu görmezden gelir ama arkadaşının bir cümlesindeki virgülün hesabını sorar.
Karşı mahallenin yüzlerce yanlışını sineye çeker; kendi mahallesindeki tek yanlışı ölüm kalım meselesine dönüştürür.
Sonra da neden iktidar olamadığını tartışır.
Sorun yalnızca düşünce ayrılığı değildir.
Elbette eleştiri olacaktır.
Elbette yanlış yapan sorgulanacaktır.
Elbette hiçbir makam, hiçbir genel başkan, hiçbir belediye başkanı eleştiriden muaf değildir.
Ancak eleştiri başka, ihanet başka şeydir.
Düşüncesini söylemek başka, kişilik suikastı yapmak başka şeydir.
Parti içinde demokrasi istemek başka, kişisel çıkarı için partisine zarar vermek başka şeydir.
Yol arkadaşını uyarmak başka, onu karşı tarafa hedef göstermek başka şeydir.
Bugün sosyal medyaya bakın.
Solcu olduğunu söyleyen bazı insanlar, hayatlarını emek, demokrasi ve özgürlük mücadelesine adamış kişilere karşı iktidar kalemlerinden daha acımasız olabiliyor. Hakaretler yağdırabiliyor.
Troller bir yalan yayıyor, içeriden birileri o yalana tanıklık ediyor.
Yıllarca destek verdiğimi, kanallarda ilk sıraya yerleştirdiğimiz televizyonların yorumcuları, bırakın yorumcuları haberi tarafsız sunması gerekenler bile saldırı dilini kullanabiliyor.
Bir arkadaşları gözaltına alınıyor, tutuklanıyor; önce geçmişte hangi cümleyi kurduğuna bakıyorlar.
Bir belediye başkanına operasyon yapılıyor; dayanışma göstermek yerine, onun yerine kimin aday olacağının hesabına girişiliyor.
Bir yol arkadaşı yere düşüyor; elinden tutmak yerine üzerine basarak yükselmeye çalışıyorlar.
Sonra da buna siyaset diyorlar.
Hayır!
Bu siyaset değildir.
Bu, baltaya sap olmaktır.
Kişisel hesabı uğruna örgütünü zayıflatan, makam beklentisi için arkadaşını satan, iktidarın yalanlarına içeriden destek veren kişi şunu bilmelidir.
Balta işini bitirince sapı bir kenara atar.
Çünkü baltanın sapa ihtiyacı, yalnızca ağaç ayakta olduğu sürece vardır.
Ağaç devrildiğinde ne baltanın sadakati kalır ne de sapın değeri.
Solun artık aynı acıları tekrar tekrar yaşama lüksü yoktur.
Bu ülkenin yoksulları bekliyor.
Emeklisi, işçisi, çiftçisi, öğrencisi, kadını, genci adalet bekliyor.
Cezaevlerinde iddianame bekleyenler, meydanlarda hak arayanlar, fabrikalarda emeği sömürülenler dayanışma bekliyor.
Türkiye’nin kavgası makam kavgası değildir.
Kimin milletvekili, kimin belediye başkanı, kimin genel başkan olacağı kavgası hiç değildir.
Türkiye’nin kavgası; demokrasi, hukuk, ekmek ve özgürlük kavgasıdır.
Bu büyük mücadele küçük hesaplarla kazanılamaz.
Birbirimizi yiyerek, birbirimizin açığını arayarak, birbirimizin ayağını kaydırarak hiçbir yere varamayız.
Eleştireceğiz ama yok etmeyeceğiz.
Tartışacağız ama düşmanlaşmayacağız.
Yarışacağız ama ihanet etmeyeceğiz.
Çünkü bu ağacın gölgesi hepimize lazım.
Ve unutmamalıyız:
Ölen bizsek, öldüren bizden olmamalı.