Tarihin akışını dışarıdan izleyen bir gözün penceresinden baktığınızda, karşınıza adı etrafında en çok gürültü koparılan o figür dikilir: Enver Paşa. Kimi için devrinin gözü kara kahramanı, kimi içinse her şeyi büyük bir kumar masasına süren hırslı bir kumandan. Ama ortada net bir gerçek var; bu adamın ömrü, çöken bir imparatorluğun tam merkezinde, soluk soluğa geçen bir film şeridi gibi akıp gitti.

1881’in kasım ayında İstanbul’da başladı her şey. Zekası ve askerliğe olan tutkusu, harp yıllarında hemen kendini belli etti. Harp Akademisi’ni bitirip Manastır’a atandığında, imparatorluğun göz göre göre eridiğini görüp İttihat ve Terakki’ye katılması kaçınılmaz oldu. 1908’de Meşrutiyet’in yeniden ilan edilmesinde başrolü oynayınca, aniden halkın gözünde "Hürriyet Kahramanı" unvanını aldı. Balkanlar’da Edirne’yi geri alışı askeri kariyerindeki ilk büyük patlama oldu ve çok geçmeden Harbiye Nazırı koltuğuna oturdu.
Birinci Dünya Savaşı’na Almanya ile birlikte girme kararının altındaki en büyük imzalardan biri onundu. Bu hamle, devasa rüyaları tetiklediği gibi, beraberinde Sarıkamış’ın o dondurucu trajedisini de getirdi. Savaş kaybedildiğinde ise dakikalar sonrasını göremeyen bir düzende, 1918’in son günlerinde bir Alman denizaltısıyla ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Almanya ve Moskova hatlarında geçen sürgün günleri bile onun zihnini durduramadı.

Bütün o fırtınalı hayatın tam merkezinde, adeta içini yakan tek bir büyük davası vardı: Turan ülküsü. Onun için Turan, kuru bir harita hayali ya da masabaşında tartışılacak akademik bir fikir değildi. Orta Asya’dan Kafkasya’ya, bozkırlardan Anadolu’ya kadar uzanan coğrafyadaki tüm Türk ve Müslüman toplulukların kaderini birleştirecek, ruhunu zenginleştirecek devasa bir inançtı. Pan-Türkizm fikrini alıp doğrudan sahadaki bir eylem planına çeviren, imparatorluk yıkılırken bile bu hayalin peşinden gitmekten bir an olsun vazgeçmeyen o ateşli iradenin ta kendisiydi.

Bu büyük idealin sahada ete kemiğe büründüğü en net yer şüphesiz Kafkasya ve Azerbaycan cephesiydi. Nuri Paşa’nın komutasındaki Kafkas İslam Ordusu’nun arkasındaki asıl irade oydu. 1918’de Bakü düşman işgalinden kurtarıldığında, oradaki halkın gösterdiği coşku ve iki kardeş ülke arasında kurulan o sağlam köprü tarihe kazındı.

İstanbul’dan ayrıldıktan sonra rotasını doğrudan Türkistan’a çevirdi; Bolşeviklere karşı başlatılan bağımsızlık mücadelesinin en ön safına atıldı. Takvimler 4 Ağustos 1922’yi gösterdiğinde, bir Kurban Bayramı sabahı Tacikistan’ın Belçivan yakınlarında cepheyi teftiş ederken ani bir Sovyet baskınına uğradı. Bir an bile geri çekilmeyi düşünmeyerek, elinde kılıcıyla doğrudan mermilerin üzerine atıldı ve orada son nefesini verdi.

Dışarıdan bakan bir göz için Enver Paşa; pamuk ipliğine bağlı bir devleti kurtarmak adına her şeyini hiçe sayan, inandığı yolda sonuna kadar koşan ve tarihin tozlu sayfalarında iz bırakarak giden trajik ama bir o kadar da etkileyici bir liderdir.