Eski evlerde kocaman kitaplıklar, raflar dolusu plaklar, kapağı eskimiş ansiklopediler olurmuş. O nesneler sadece ev eşyası değilmiş; oradalarmış, elle tutulurlarmış, bir ağırlıkları varmış.
Sahip olmak, onlara dokunmakla, arada sırada tozunu almakla ilgiliymiş. Biz 2000'ler kuşağı olarak o dönemin o somut dünyasına çok da yetişememişiz aslında; hikayesini büyüklerimizden dinlemişiz. Şimdi ise evlerimizde o fiziksel kalabalık azaldı belki ama dijital dünyada tarif etmesi güç, devasa bir yığınımız var. Terabaytlarca arşivimiz, hiç açmadığımız sekme dağlarımız, "bir gün okurum" diye indirip unuttuğumuz PDF'ler, dijital kütüphanelerde duran ve yüzüne bile bakılmayan oyunlar...
Üstelik bu durum sadece dijital dosyalardan ibaret de kalmamış; hayatımızın en kıymetli anları, hatıralarımız bile o ekranların içine sıkışmış. Eskiden cüzdanlarımızda taşınan, albümlere dizilen, kenarı biraz yıpranmış o eski fotoğraflar şimdi telefon hafızalarında, bulut depolama alanlarında binlerce karelik sayılara dönüşmüş. Artık fotoğrafları basıp elimizde tutmuyoruz; albüm karıştırmanın o nostaljik hissi yerini, parmaklarımızla ekranda hızlıca kaydırdığımız dijital anılara bırakmış. Albümlerin o somut sıcağı kaybolmuş, her şey cam ekranların ardında soyut birer piksele indirgenmiş.
Peki, gerçekten sahip miyiz bunlara, yoksa sadece biriktirerek tatmin olan dijital istifçiler miyiz?
Bugün tüketim kültürü sadece fiziksel mağazaların raflarında kalmamış; dijital ekranlarımıza kadar sızmış. Aslında ilginç bir psikolojik döngüde yaşanıyormuş: Bir şeyi indirmek, favorilere eklemek veya satın alıp dijital kütüphanemize atmak bize o ürünü gerçekten tüketmişiz gibi bir his veriyormuş. Oysa ortada ne okunmuş bir fikir ne de yaşanmış bir deneyim varmış. Tükettiğimiz şey nesnenin veya bilginin kendisi değil, maalesef sadece "tüketme eyleminin verdiği o anlık tatmin duygusu" oluyormuş.
Bu durum, zamanla kimliğimizi de dijital vitrinlere taşımış. Sosyal medyadaki çalma listelerimiz, oynadığımız oyunların saatleri, okuma hedeflerimiz... Hepsi dışarıya karşı "ben kimim?" sorusunu yanıtlama çabasının birer parçası haline gelmiş. Gerçekte neyi sevdiğimizden ziyade, dijital dünyada neyi biriktirdiğimizin kurbanı oluyoruz. Sahip olduğumuz dijital kalıntılar, bir süre sonra bizim yerimize konuşmaya başlıyormuş.
Ancak durup kendi kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Her şeyin bu kadar kolay ulaşıldığı, hızla tüketilip bir sonraki sekmenin açıldığı bu çağda, gerçekten neye sahibiz?
Biriktirdiğimiz gigabaytlarca veri mi bizi zenginleştiriyor, yoksa o verilerin arasında kaybolan ruhumuz mu?
Belki de bu dijital gürültünün içinde yapabileceğimiz en akıllıca şey, biraz yavaşlamak. Her şeyi kaydetmek, her şeye anında sahip olmak zorunda değiliz. Çünkü insan, tükettiği ve disklerde biriktirdiği şeylerden ibaret kaldığı sürece, kendi hikayesinden biraz daha uzaklaşıyormuş.