En son ne zaman bir şeyi daha iyi olmak, para kazanmak, kilo vermek, paylaşmak ya da birilerine göstermek için değil, yalnızca hoşumuza gittiği için yaptık?

Soruyu düşününce insanın cevap vermesi sandığından biraz daha uzun sürüyor. Çünkü artık yaptığımız pek çok şeyin arkasında görünmez bir amaç var.

Yürüyüşe çıkıyoruz, kaç adım attığımıza bakıyoruz. Spor yapıyoruz, kaç kalori yaktığımızı merak ediyoruz. Kitap okuyoruz, yıl sonunda kaç kitap bitirdiğimizi sayıyoruz. Güzel yemek yapıyoruz, fotoğrafını çekiyoruz. Bir yere gidiyoruz, paylaşmadan dönmek neredeyse eksiklik gibi geliyor.

Bir hobi ediniyoruz, çok geçmeden biri çıkıp “Sen bunu paraya çevirebilirsin” diyor. Resim mi yapıyorsun? “Bunları satsana.” Güzel yemek mi yapıyorsun? “Bir hesap açsana.” El işi mi seviyorsun? “İnternetten satsana.” Spor mu yapıyorsun? “Kaç kilo verdin?” Sanki bir şeyi seviyor olmamız tek başına yeterli bir neden değilmiş gibi...

HER ŞEYİN BİR SONUCU OLMALI MI?...

Yaşadığımız çağ bize sürekli gelişmemiz gerektiğini söylüyor. Daha üretken olmalıyız. Daha fit olmalıyız. Daha çok okumalıyız. Daha çok gezmeliyiz. Yeni şeyler öğrenmeliyiz. Kendimizi geliştirmeliyiz. Bunların hiçbirinde tek başına yanlış bir şey yok elbette. İnsan gelişmek ister. Bir konuda ilerlemek, emek verdiği şeyin karşılığını görmek güzeldir. Hatta bazen bir hobi gerçekten mesleğe, küçük bir merak büyük bir başarıya dönüşebilir.

Ama başka bir ihtimal daha var: Hiçbir yere dönüşmeyebilir. Ve bunda da hiçbir sorun olmayabilir. Bir insan resim yapmayı sevip hayatı boyunca vasat resimler yapabilir. Şarkı söylemeyi sevip tek bir notayı bile doğru basamayabilir. Dans etmeyi sevip koreografiyi sürekli karıştırabilir. Koşabilir ama yarışlara katılmak istemeyebilir. Bir enstrüman çalabilir ve bunu hayatı boyunca yalnızca kendi salonunda yapabilir. Çünkü her sevdiğimiz şeyde başarılı olmak zorunda değiliz. Hatta belki bazı şeylerde başarısız olma özgürlüğümüzü yeniden hatırlamamız gerekiyor. Çocukken bunu biliyorduk aslında. Bir çocuk eline boya kalemini aldığında yaptığı resmin satılıp satılmayacağını düşünmez. Dans ederken kaç kalori yaktığını hesaplamaz. Koşarken performans verilerini incelemez. Sevdiği için yapar. Sonra büyürüz. Ve hayatın içine hedefler, sonuçlar, rakamlar, karşılaştırmalar girer. Bir noktadan sonra keyif aldığımız şeyler bile yapılacaklar listesine dönüşmeye başlar.

KEYFİN DE PERFORMANSI OLUR MU?

Belki de en ilginç olanı bu. Dinlenirken bile iyi dinlenmek istiyoruz. Tatile gidiyoruz, mümkün olduğunca çok yer görmeye çalışıyoruz. Kitap okurken hedef koyuyoruz. Yürürken adım sayıyoruz. Spor yaparken saatin ekranına bakıyoruz. Bir kahve içmeye gittiğimizde bile bazen kahvenin kendisinden önce telefonumuzu çıkarıyoruz.

Hayatımızı ölçmenin bize sağladığı çok şey var. Teknoloji sayesinde bedenimizi, alışkanlıklarımızı, çalışmalarımızı takip edebiliyoruz. Bunun faydasını inkâr etmek mümkün değil. Sorun belki de ölçmek değil. Ölçemediğimiz şeyleri değersiz sanmaya başlamamız. Bir saat boyunca hiçbir işe yaramayan bir şey yapmak bize garip geliyor. Oysa belki o bir saat, günün en kıymetli saatlerinden biridir. Çünkü insan yalnızca üretirken yaşamıyor. Bazen oyalanırken, merak ederken, denerken, beceremezken, gülerken ve hatta hiçbir sonuç elde etmezken de yaşıyor.

HER YETENEK GELİR KAPISI DEĞİLDİR...

Son yıllarda bunun başka bir biçimiyle de sık karşılaşıyoruz. Bir konuda biraz iyi olan insana hemen aynı soru soruluyor: “Bunu neden değerlendirmiyorsun?” Değerlendirmekten kastımız da çoğu zaman belli. Para kazanmak. Oysa bir şeyi paraya dönüştürdüğümüz anda onunla ilişkimiz değişebilir. Artık yalnızca canımız istediğinde yapmayız. Teslim tarihi olur. Beklenti olur. Müşteri olur. İzlenme sayısı olur. Beğeni olur. Satış olur. Düne kadar zihnimizi dinlendiren şey, ertesi gün işimizin bir parçasına dönüşebilir. Elbette bundan büyük mutluluk duyan insanlar da vardır. Sevdiği işi mesleğe çevirmek harika olabilir. Ama herkes bunu yapmak zorunda değil. Bazı yeteneklerimizin özgeçmişimizde yer almasına gerek yok. Bazı üretimlerimizin kimse tarafından görülmesine gerek yok. Bazı güzel şeyler sadece bizim olabilir.

SPOR BİLE BAZEN SADECE SPORDUR...

Belki bunun en belirgin örneklerinden biri spor. Spor denildiğinde hâlâ ilk sorulardan biri kilo. “Kaç kilo verdin?” Oysa insan kilo vermeden de spor yapabilir. Daha güçlü hissetmek için yapabilir. Kafasını boşaltmak için yapabilir. Arkadaşlarıyla vakit geçirmek için yapabilir. Terlemeyi sevdiği için yapabilir. Bir topa vurmanın, yüzmenin, koşmanın ya da ağırlık kaldırmanın verdiği hissi sevdiği için yapabilir. Hatta hiçbir hedefi olmadan hareket etmeyi sevdiği için yapabilir. Her hareketin sonunda tartıya çıkmak zorunda değiliz. Bazen yürüyüşün kazancı yalnızca yürümüş olmaktır.

BELKİ BAZI ŞEYLERİ KURTARMALIYIZ...

Hayatın büyük bölümünde hedeflere ihtiyacımız olacak. Çalışacağız, planlayacağız, gelişeceğiz, para kazanacağız, sorumluluklarımızı yerine getireceğiz. Bunlardan kaçamayız. Belki kaçmamız da gerekmiyor. Ama bütün hayatımızı sonuçlara bağlamak zorunda da değiliz. Kendimize küçük alanlar bırakabiliriz. Kimseye göstermediğimiz bir resim. Kaç kilometre olduğunu bilmediğimiz bir yürüyüş. Paylaşmadığımız bir manzara. Çok kötü söylediğimiz ama söylemekten vazgeçmediğimiz bir şarkı. Sırf merak ettiğimiz için okuduğumuz bir kitap. Bir işe dönüşmeyecek bir hobi. Belki bazı şeylerin büyümesine bile gerek yoktur. Bazı şeylerin hayatımızdaki tek görevi, bize iyi gelmektir. Ve belki de onları sürekli geliştirmeye, ölçmeye, göstermeye, satmaya ve bir sonuca ulaştırmaya çalışmadan olduğu yerde bırakabilmek, kendimize verebileceğimiz küçük özgürlüklerden biridir. Bu yüzden bugün bir şeyi sadece sevdiğiniz için yapın demeyeceğim. Çünkü o bile yeni bir görev olur. Ama bir gün kendinizi hiçbir işe yaramayan bir şey yaparken bulursanız hemen bırakmayın. Belki de tam o sırada hayatın hiçbir hedefe bağlanmamış küçücük bir parçasını yaşıyorsunuzdur. Ve her şeyin bir amacı olmak zorunda olmadığı bir dünyada... Belki bazen sadece sevmek yeterlidir.

Ritminizle Kalın...