Tarih sahnesindeki büyük kırılmalar, kalabalık orduların ya da kağıt üstündeki üstünlüklerin değil; tam o kritik eşikte doğru refleksleri gösterebilen iradelerin omuzlarında şekillenir. Kurtuluş Mücadelesi'nin kahramanlık yelpazesine bakıldığında, bazı isimler sadece birer asker olmanın ötesine geçip bizzat tarihin akış hızını tayin ederler. Orgeneral Fahrettin Altay da işte o nadir figürlerdendir. Onu askeri tarihin ordinaryüsü kılan şey, taarruz anındaki o keskin kararlılığı ve Türk süvarisini

1880 yılında Balkanlar'da, İşkodra'da başlayan ömrü, Osmanlı'nın son dönemi ve Cumhuriyet'in kuruluş sancılarının tam merkezinde geçer. Harp Okulu'ndan mezun olduktan sonra Trablusgarp'tan Balkan Savaşları'na, I. Dünya Savaşı'nın zorlu cephelerinden Kurtuluş Savaşı'na kadar imparatorluğun can çekiştiği her cephede bizzat bulunmuştur. Askeri kariyerinin zirvesi şüphesiz Büyük Taarruz'un ardından örülen o soluksuz takip zinciridir. 30 Ağustos'un hemen sonrasında 5. Süvari Kolordusu'nun komutanı olarak üstlendiği rol, klasik harp ezberlerini altüst etmiştir. Süvari, cephe gerisini felç eden, düşmanın tüm ikmal damarlarını kesen ve kaçış koridorlarını tıkayan ana vurucu güce dönüştürülmüştür. Afyon’dan İzmir’in makûs talihini değiştiren o kadim sabaha kadar atlanan her kilometre, aslında çorak bir coğrafyada yazılan yeni bir irade destanıdır. Süvari beklemezdi; süvari anı yakalar, zamanın önüne geçerdi. 9 Eylül sabahı İzmir'e en önde giren o siluet, sadece bir şehrin kurtuluş müjdecisi değil, sarsılmaz bir inancın ebedi mühürdarı oluyordu.

Gazi Mustafa Kemal Paşa ile aralarındaki bağ, emir-komuta zincirinin çok ötesinde, uçurumun kenarındaki bir milleti sırtlamaya yemin etmiş iki dava insanının yoldaşlığıydı. Gazi Mustafa Kemal’in bu komutana duyduğu itimat tesadüfi değildi; çünkü Fahrettin Altay, Ankara’dan gelecek talimatları beklemek yerine sahanın acı gerçekliğini okuyup inisiyatif alabilen o keskin zekaya sahipti. İzmir’in ardından bizzat Gazi Mustafa Kemal tarafından verilen "Altay" soyadının ağırlığı da buradan geliyordu. Altay Dağları nasıl coğrafyanın en sarp noktasında dikiliyorsa, o da milli mücadelenin en karanlık eşiklerinde aynı bükülmez duruşu sergilemişti.
Bugün şehrin sokaklarında, caddelerinde ya da duraklarında adını her gün görüyoruz; fakat tabelalarda yazan bir isimden ibaret olmadığını fark etmek, asıl mesele burada başlıyor. Onu sadece coğrafi bir konum ya da haritadaki bir yön olarak ezberlemek yetmiyor; hangi ruhla yola çıktığını, o at sırtındaki iradenin bugüne ne fısıldadığını anlamak gerekiyor. Çünkü sokaklarında adını taşıdığımız o komutan, bu topraklarda pes etmemenin adıdır.

Bugünün dünyasına bakıldığında, her şeyin dijital bir hıza indirgendiği iddia edilse de toplumsal reflekslerin ve karar mekanizmalarının ne denli hantallaştığı, bürokratik engellere takıldığı net bir şekilde görülüyor. Tam da bu yüzden Fahrettin Altay’ı hatırlamak, nostaljik bir saygı duruşundan ziyade zihinsel bir silkeleniş anlamına geliyor. O, imkansızın ardına sığınan değil, mesafeleri ve bahaneleri ortadan kaldıran bir karakterin timsaliydi.

Bugün kalemi ele alıp onu anmak, sadece geçmişin zaferlerini parlatmak değildir. Bugünün karmaşık ve gri dünyasında, aynı kararlılığı, aynı sarsılmaz vatan hissiyatını yeniden kuşanmaktır. İzmir’in bağrından çıkıp bu toprağın hafızasına kazınan o büyük komutan, tabelalarda bir isimden öte, dün olduğu gibi bugün de yola çıkanların önünü aydınlatan en keskin meşalelerden biri olmaya devam ediyor.