Son günlerde Antalya, Alanya ve Mersin sahillerinden gelen görüntüler ürkütücü. Turkuaz suların üzerinde yüzen plastikler, kıyıya vuran ambalaj atıkları, köpükler ve kirli tabakalar… Ancak asıl büyük tehlike gözümüzün gördükleri değil, göremedikleri. Çünkü Akdeniz yalnızca plastik atıklarla değil, gözle görülmesi neredeyse olanaksız olan mikroplastiklerle de boğuluyor.
Binlerce yıldır insanlığı besleyen, uygarlıkları buluşturan, Homeros’un destanlarına konu olan Akdeniz’i kendi ellerimizle plastik denizine dönüştürüyoruz.
Sonra da kıyıya vuran çöpleri görünce şaşırıyoruz!
Oysa bu felaket bir günde ortaya çıkmadı.
Yıllardır ürettik, tükettik, attık.
Yetmedi, başka ülkelerin plastik çöplerini de aldık.
Çünkü Türkiye’yi Avrupa’nın plastik çöplüğü haline getirmek birileri için son derece kârlıydı.
Bedelini ise denizlerimiz, toprağımız, balıklarımız ve çocuklarımız ödüyor.
GÖRÜNMEYEN TEHLİKE
Boyutu beş milimetreden küçük plastik parçalarına mikroplastik deniliyor.
Bu parçalar doğada yok olmuyor. Güneşin, dalgaların ve rüzgarların etkisiyle daha da küçülüyor; görünmez hale geliyor.
Görünmez olması, ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.
Mikroplastikler havaya, suya ve toprağa karışıyor. Balıkların, midyelerin, deniz tuzunun ve içtiğimiz suyun içine giriyor. Solunum ve beslenme yoluyla insan bedenine ulaşıyor.
Yani attığımız plastik, dönüp dolaşıp soframıza geliyor.
Akdeniz, dünya deniz yüzeyinin yalnızca yüzde birini oluşturmasına rağmen küresel deniz plastiklerinin yaklaşık yüzde yedisini taşıyor. Çünkü okyanuslarla bağlantısı dar Cebelitarık Boğazı’yla sınırlı. Sularının yenilenmesi uzun yıllar alıyor.
Akdeniz’e bırakılan çöp, bir anlamda Akdeniz’de hapsoluyor.
Üstelik dairesel deniz akıntıları, havzaya bırakılan atıkların önemli bir bölümünü Türkiye’nin güney kıyılarına sürüklüyor.
Mersin ve Antalya körfezleri bu nedenle plastik atıkların son durağına dönüşüyor.
ÇÖP İTHAL EDEN ÜLKE
Çin, 2018 yılında “Ulusal Kılıç” adını verdiği politikayla yabancı ülkelerden plastik atık alımını büyük ölçüde durdurdu.
Avrupa’nın plastik çöpleri kendisine yeni adres ararken Türkiye kapılarını sonuna kadar açtı.
Plastik atık ithalatı hızla arttı.
“Geri dönüşüm yapıyoruz, ekonomiye kazandırıyoruz” denildi.
Fakat kendi ürettiğimiz plastik atıklarla ithal ettiklerimizin toplamı, geri dönüşüm kapasitesinin üzerine çıktı. İşlenemeyen, ekonomik değeri bulunmayan ya da ayrıştırılması pahalı olan çöpler yakıldı, toprağa gömüldü veya doğaya bırakıldı.
Bazı tesislerin plastik kalıntılarını ve mikroplastik içeren yıkama sularını nehirler üzerinden Akdeniz’e ulaştırdığı belirtiliyor.
Kağıt üzerinde geri dönüşüm yapıldı.
Gerçekte ise Avrupa’nın çöpü Anadolu’nun toprağına, nehirlerine ve Akdeniz’in mavi sularına bırakıldı.
Kazanç birkaç şirketin oldu, kasaları doldu.
Zehir hepimizin!
AKDENİZ ORTALAMASININ 65 KATI
Alanya Belediyesi’nin talebi üzerine Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi tarafından Prof. Dr. Sedat Gündoğdu öncülüğünde hazırlanan rapor, tehlikenin boyutunu gözler önüne seriyor.
Çalışmaya göre Alanya-Antalya hattındaki mikroplastik yoğunluğu, Akdeniz ortalamasının 65 katına kadar çıkıyor.
Daha vahimi, bu kirliliğin yarısından fazlasının yerel çöplerden değil, Adana ve Mersin’deki geri dönüşüm faaliyetleriyle bağlantılı endüstriyel atıklardan kaynaklandığının belirtilmesi.
Bu, basit bir sahil temizliğiyle çözülebilecek bir sorun değildir.
Kıyıya vuran şişeleri toplarsınız.
Plajdaki poşetleri temizlersiniz.
Ama suya, kuma, balığın dokusuna ve insan bedenine karışan mikroplastiği nasıl toplayacaksınız?
Sahilde birkaç saatlik temizlik etkinliği düzenleyip fotoğraf çektirmekle bu felaket önlenemez.
Mesele kaynağında çözülmelidir.
DENETİM VARSA
KİRLİLİK NEDEN?
Bakanlık, denetimlerin yapıldığını, para ve kapatma cezalarının uygulandığını söylüyor.
O halde soralım:
Denetimler yeterliyse Akdeniz neden plastikle kaplanıyor?
Tesisler kontrol ediliyorsa mikroplastikler nehirlere nasıl ulaşıyor?
Türkiye’nin geri dönüşüm kapasitesi belliyken neden hala tonlarca plastik atık ithal ediliyor?
Hangi şirket ne kadar plastik aldı?
Ne kadarını dönüştürdü?
Geriye kalan çöpler nereye gitti?
Bu soruların yanıtı açıklanmalıdır.
Çünkü denizi kirletenler yalnızca çevreye karşı değil, toplum sağlığına karşı da suç işlemektedir.
Mikroplastik balığa, balıktan insana geçiyor. Araştırmalar plastik parçacıklarının insan kanında ve plasentada dahi tespit edildiğini ortaya koyuyor.
Bu artık yalnızca çevrecilerin meselesi değildir.
Bu bir halk sağlığı sorunudur.
Bu bir tarım sorunudur.
Bu bir turizm sorunudur.
Bu, çocuklarımızın geleceği sorunudur.
ÖNCE MUSLUĞU KAPATIN
Yere dökülen suyu bezle temizlemeden önce musluğu kapatmak gerekir.
Akdeniz’de yapılması gereken de budur.
Plastik atık ithalatı sınırlandırılmalı, işlenemeyen plastiklerin ülkeye girişi tamamen yasaklanmalıdır. Nehir havzalarındaki geri dönüşüm tesisleri aralıksız denetlenmeli, ölçüm sonuçları kamuoyuna açıklanmalıdır.
Mikroplastikleri tutabilecek ileri arıtma sistemleri zorunlu hale getirilmelidir.
Kirleten şirketlere göstermelik cezalar verilmemeli; insan ve çevre sağlığını tehdit eden tesisler derhal kapatılmalıdır.
Tek kullanımlık plastik tüketimini azaltacak gerçekçi ve bağlayıcı adımlar atılmalıdır.
Akdeniz’e kıyısı bulunan ülkeler de ortak hareket etmelidir. Çünkü denizlerin sınırı yoktur. Bir ülkeden bırakılan atık, başka bir ülkenin kıyısına vurur.
Ama önce herkes kendi kapısının önünü süpürmelidir.
Türkiye, Avrupa’nın plastik çöplüğü değildir.
Akdeniz de şirketlerin atık su kanalı değildir.
Bugün önlem almazsak yarın çocuklarımıza bırakacağımız turkuaz bir deniz kalmayacak.
Balığın yerine plastik, kumun yerine çöp, yaşamın yerine zehir bırakacağız.
Sonra çocuklarımız bize şu soruyu soracak:
“Denizin öldüğünü gördünüz de neden sustunuz?”
O gün verecek yanıtımız olmayacak.