Yolunuz Bursa’dan geçerse, İskender dönerin anavatanında bir mola vermeden geçemezsiniz derdik.
Sakarya’da Islama köfte,
İnegöl’de köfte,
Erzurum’da cağ kebabı,
Eskişehir’de çiğbörek,
Tokat’ta sebzeli kebap,
Diyarbakır’da saç kavurma…
Bu ülkenin her ili, her ocağı, her sofrası bir lezzetle anılırdı.
Türkiye’yi tanımak isteyen, önce mutfağına bakardı.
Çünkü bu topraklarda yemek yalnızca karın doyurmaz; kültürü, geçmişi, paylaşmayı anlatırdı.
Her gittiğiniz kentte, ayrı bir lezzeti tatmanın mutluluğunu yaşardınız.
Şimdi o sofralara bakın.
Ama dikkatle bakın.
Kuyu kebabı, sebzeli köfte, kebaplar, kavurmalar…
Bir zamanlar “canım çekti” diye pişen, misafir gelince ikram edilen et yemekleri, bugün emekliler için hayal.
Artık emekli kasabın önünden geçerken alışveriş yapmıyor;
hesap yapıyor.
“Bu ay olmaz.”
“Bayramda belki.”
“Torun gelirse bakarız.”
Vitrindeki et menü değil; seyirlik.
Fiyat etiketleri tarif değil; uyarı levhası.
Sorun damak tadı meselesi değil.
Bir kilo et, bir emeklinin maaşının günlerce süren kısmını alıyorsa, orada mesele mutfak değil, yaşam hakkıdır.
Eskiden “etli yemek” evle anılırdı.
Bugün restoran menüsüyle, hatta fotoğrafıyla…
Bu ülke hala zengin bir mutfağa sahip olabilir.
Ama o mutfağa oturacak insan sayısı her geçen gün azalıyor.
Sofrada et yoksa,
tencerede kaynama yoksa,
emekli torununa “hadi kebap yemeye gidelim” diyemiyorsa…
Orada sadece ekonomi değil, adalet de çökmüştür.
Türkiye’nin asıl yoksullaşması rakamlarda değil;
sofradan sessizce çekilen insanlarda gizlidir.
*
PEKİ BUNU NİYE YAZDIM?
Çünkü rakamlar artık soyut değil; lokma lokma can yakıyor.
Örneğin Bursa İskender’in fiyat listesine bakalım.
Bir porsiyon, yani 200 gram döner yediniz.
Yanında ayran yok, su yok.
Ödeyeceğiniz rakam: 1.420 lira.
“Biraz daha yiyelim” dediniz, 1,5 porsiyon söylediniz.
Hesap: 2 bin 130 lira.
Emekli maaşı son zamla birlikte 17 bin 800 lira.
Bir emekli, eşiyle birlikte bu kebapçıya gitse ve ikisi de 1,5 porsiyon döner yese, kasaya bırakacağı para: 4 bin 260 lira.
Yani ne demek bu?
Bir aylık maaşla yalnızca 4 gün de 4 kez kebap yenebiliyor.
Dört gün.
Geriye kalan günler ne olacak?
Elektrik?
Su?
Pazar parası?
Kahvaltı?
Akşam yemeği?
İlaç?
Ulaşım?
Mesele artık “canım kebap çekti” meselesi değil.
Bu, yaşayıp yaşayamadığımızın hesabı.
Emekli bugün kasaba müşteri olarak girmiyor; seyirci olarak bakıyor.
Lokantaya oturmuyor, menüyü utanarak kapatıyor.
Torununa “hadi kebap yiyelim” diyemiyor.
Belediyelerin hizmet verdiği Kent lokantalarının önündeki uzun kuyruklarda yarısı yaşlı, yarısı genç insanlar varsa, bu tablo yalnızca emeklinin yoksulluğunu değil,
gençlerin işsizliğini de gösteriyor.
Eskiden emekli “idare ediyorum” derdi.
Bugün durum daha ağır.
Emekli, günümüz Türkiye’sinde yoksul değil.
Çok yoksul.
Kelimenin tam anlamıyla yaşamıyor;
günü tüketiyor, ayı tamamlamaya çalışıyor, hayatta kalıyor.
İşte bu yüzden yazdım.
Çünkü bu ülkede yalnızca et pahalı değil;
insan hayatı ucuz.