Dünya siyasetinde alınan bazı kararlar vardır; yalnızca bir ülkenin iç tercihi değildir. Güçlülerin masasında alınır, bedeli milyonlarca insanın günlük hayatına yazılır. İklim politikaları tam da böyledir.

ABD’nin 44’üncü Cumhurbaşkanı Barack Obama’nın sosyal medyada yaptığı bir paylaşım bu gerçeği yeniden gündeme taşıdı. Trump yönetimini şu sözlerle eleştirdi:

“Bugün Trump yönetimi, egzoz emisyonları ve termik santral kurallarına dayanak oluşturan ‘tehlike tespiti’ kararını geri çekti. Bu kararın yokluğu; daha az güvenlik, daha fazla sağlık riski ve iklim değişikliğiyle mücadele kapasitemizin zayıflaması anlamına geliyor, tüm bunlar fosil yakıt endüstrisinin daha fazla kazanabilmesi için.”

Bu tartışma bize bir gerçeği hatırlatıyor:
Çevre standartlarını gevşetmek teknik bir düzenleme değildir, siyasi bir tercihtir. Ve bu tercih çoğu zaman halk sağlığından, doğadan ve gelecek kuşaklardan yana değil; fosil yakıt endüstrisinin kazancından yana yapılır.

Atmosferin pasaportu yoktur.
Bir ülkede artırılan karbon salımı başka bir ülkede kuraklık, sel ya da tarım kaybı olarak geri döner. Bu nedenle “bizi ilgilendirmez” diyebileceğimiz bir alan yoktur. Küresel ölçekte atılan her geri adım, iklim krizinin faturasını büyütür.

Bu faturayı uzaktan okumuyoruz, yaşıyoruz.

İzmir’de son yıllarda yaşanan aşırı hava olaylarını hatırlayın. Bir yanda su kaynaklarının alarm verdiği kurak dönemler, diğer yanda kısa sürede düşen rekor yağışlar… Kent altyapısının zorlandığı, günlük hayatın aksadığı günler artık istisna değil. Bu dalgalanmalar doğanın kaprisi değil; yanlış enerji ve kalkınma tercihlerinin sonucudur. ABD’de alınan kararlar İzmir’i, Türkiye’yi, dünya ülkelerini etkiliyor.

İklim meselesi romantik bir çevre tartışması değildir. Bu, doğrudan ekonomik bir meseledir.
Gıda fiyatıdır. Enerji faturasıdır. Sağlık harcamasıdır.
Ve en önemlisi sosyal adalet meselesidir.

Çevre politikalarının gevşetilmesinden kazananlar bellidir: büyük enerji şirketleri.
Kaybedenler ise geniş toplum kesimleridir. Daha kirli hava soluyan kentli, belirsiz sezonlarla boğuşan çiftçi, artan maliyetlerin altında ezilen emekli…

Türkiye gibi kırılgan ekonomiler açısından tablo daha da ağırdır. İklim krizine açık bir coğrafyada yaşarken küresel sorumsuzlukların sonuçlarını ithal ediyoruz. Bu nedenle temiz enerjiye geçiş ve güçlü çevre standartları bir tercih değil, zorunluluktur.

Gerçek şu:
İklim politikası doğayı koruma romantizmi değil, yaşam hakkını savunmaktır.

Küresel kararlar güçlülerin masasında alınır. Ama sonuçları her zaman sıradan insanların hayatına yazılır.

Ve soru hala ortada duruyor:
Bu bedeli daha ne kadar ödemeye razı olacağız?
Birileri kazanıyor ama dünya kaybediyor