Masumiyet Müzesi, aşkın romantize edilmiş hali mi, yoksa duygusal saplantının estetikleştirilmesi mi?

Orhan Pamuk’un bu romanı, yıllardır “büyük aşk hikâyesi” etiketiyle dolaşıyor. Nobel ödüllü bir yazarın kaleminden çıkması, roman için gerçek bir müze yapılması ve dönem dönem yeniden popülerleşmesi, eseri dokunulmaz bir yere koymuş gibi görünüyor. Ama belki de asıl sorulması gereken soru şu: Bu gerçekten büyük bir aşk romanı mı, yoksa saplantının romantize edilmiş hali mi?

Romanı okurken insanın içinde sürekli bir huzursuzluk var. Çünkü anlatılan şey saf, iki taraflı, dönüştürücü bir aşk değil. Daha çok güç dengesi, sınıf farkı ve duygusal bağımlılık üzerine kurulu bir ilişki.

18 yaşında bir genç kadının, hayatının merkezine aldığı 31 yaşındaki bir adam… Bu ilişki çoğu zaman romantik bir trajedi gibi anlatılsa da, bugünün bakış açısıyla okunduğunda ciddi bir duygusal eşitsizlik barındırıyor. Füsun’un hikâyesi hiçbir zaman tam anlatılmıyor. Onu Kemal’in gözünden izliyoruz ve bu bakış açısı, Füsun’u bir insan olmaktan çok bir sembole, bir nesneye dönüştürüyor.

Belki de romanın en problemli tarafı tam olarak burada başlıyor:
Füsun bir karakterden çok, Kemal’in duygularını taşıyan bir araç haline geliyor. Onun ne düşündüğünü, ne istediğini, neye kırıldığını gerçekten bilmiyoruz. Ama Kemal’in hislerini sayfalarca okuyoruz.

Kemal ise çoğu okur tarafından trajik bir aşık olarak görülse de, aslında ciddi bir duygusal takıntının temsilcisi. Başlangıçta aşkı bir oyun gibi görüyor. İtiraf eden tarafı zayıf sayıyor. Füsun’u bir kaçamak olarak konumlandırıyor. Sonra onu kaybedince, bu ilişkiyi hayatının merkezi haline getiriyor.

Bu noktada roman romantik değil, rahatsız edici derecede gerçekçi. Çünkü Kemal’in yaşadığı şey aşkın olgunlaşmış hali değil; kaybı kabullenemeyen bir zihnin kendini hatıralara kilitlemesi.

Eşyalarla kurduğu bağ, aslında sevdiği kişiye değil, onunla yaşadığı ana bağımlı olduğunu gösteriyor. Ve bu durum, edebiyatta sıkça “büyük aşk” olarak yüceltilse de, psikolojik olarak bakıldığında sağlıklı bir duygu durumuna işaret etmiyor.

Romanın gücü de zayıflığı da burada yatıyor.
Duygular çok gerçek. Çok yoğun. Çok tanıdık. Ama aynı zamanda fazlasıyla tek taraflı.

Bu yüzden romanı okurken kime kızacağınızı bilemiyorsunuz.
Füsun’a mı?
Kemal’e mi?
Yoksa bu ilişkiyi romantik bir efsane gibi anlatan anlatı geleneğine mi?

Bazı yönleriyle karakter derinliği ve insan ruhunun karanlık noktalarını açma cesareti bana Fyodor Dostoyevski’yi hatırlatsa da, Dostoyevski karakterlerini yargılamadan çıplak bırakırken, burada anlatı zaman zaman Kemal’in saplantısını estetize ediyor gibi hissettiriyor.

Belki de romanın en rahatsız edici gerçeği şu:
Bu hikâyede “büyük aşk” diye anlatılan şey, aslında günümüzde toksik ilişki olarak adlandırılabilecek birçok dinamiği içinde barındırıyor.

Kaybetme korkusunu aşk sanmak.
Sahip olmayı sevgi sanmak.
Hatırayı insandan daha değerli görmek.

Ve belki de roman bu yüzden bu kadar etkili. Çünkü herkes bu duyguların en az birine hayatının bir noktasında dokunmuştur.

Ama sert konuşmak gerekirse:
Bu roman aşkı anlatmıyor.
Aşkın insanı nasıl tüketebileceğini anlatıyor.
Ve bunu öyle estetik, öyle detaylı, öyle ikna edici yapıyor ki okur bir noktada bunun aşk olduğuna inanmak istiyor.