Türkiye’de bazı rakamlar vardır; soğuk bir istatistik gibi görünür ama her biri bir ocağın sönmesi demektir. Polis intiharlarına ilişkin son veriler tam da böyle bir tabloyu önümüze koyuyor.
Son iki yılda emniyet mensuplarının intihar oranı yüzde 27 arttı. Resmi verilere göre 2024 yılında 73 polis memuru yaşamına son verdi. 2025’te bu sayı 93’e yükseldi. 2026’nın daha ilk bir buçuk ayında ise 10 can kaybı daha yaşandı.
Bu ne demek biliyor musunuz?
Artık neredeyse her dört günde bir bir polis memurunun hayatına son verdiği anlamına geliyor.
Bu tabloyu sıradan bir istatistik olarak görmek mümkün değil.
⸻
Polislik mesleğinin zor olduğunu herkes bilir.
Uzun mesailer…
Gece gündüz demeden çalışma…
Yüksek stres…
Toplumsal baskı…
Üniformanın yükü ağırdır.
Ama rakamlar bu kadar hızlı yükseliyorsa mesele artık bireysel değildir. Ortada yapısal bir alarm vardır.
2025 verileri daha da düşündürücü: Hayatına son verenlerin 82’si aktif görevde, 11’i emekli polis. Yani sorun yalnızca emeklilik sonrası uyum meselesi değil. Görevin tam ortasında yaşanan bir tükenmişlik hali söz konusu.
Demek ki bir yerlerde ciddi bir şeyler yolunda gitmiyor.
⸻
Bir de sahaya yansıyan görüntüler var.
Polisin, “Böyle bir vazifen yok” uyarısına rağmen “Emir kuluyum” demesi…
Hukukçu Mustafa Kemal Çiçek’in şu tepkisi boşuna değil:
“Mutlak eşitliğin olduğu Allah’ın evinde Türk polisi, 30 yaşında maaşlı bir bürokratın ayakkabı taşıyıcısı değildir.”
Bu tablo yalnızca bir görüntü değildir; mesleki onur, kurumsal iklim ve psikolojik yük tartışmasının da işaretidir.
⸻
Şu soruları sormak artık kaçınılmaz:
• Emniyet teşkilatında psikolojik destek yeterli mi?
• Personelin çalışma koşulları insani sınırlar içinde mi?
• Kurum içi baskı ve mobbing iddiaları gerçekten etkin biçimde inceleniyor mu?
• Polislerin aile ve sosyal destek mekanizmaları güçlü mü?
Bu sorulara verilecek dürüst yanıtlar, sorunun gerçek boyutunu da ortaya koyacaktır.
Çünkü her dört günde bir gelen ölüm haberi, yalnızca bir meslek grubunun sorunu değildir. Bu, devletin güvenlik omurgasında oluşan bir yorgunluk ve alarm halidir.
Unutmayalım:
Güvenliği sağlayanların kendini güvende hissetmediği bir yerde, toplumun huzuru da kırılgan hale gelir.
Bugün yapılması gereken hamasi açıklamalar değil; bilimsel, şeffaf ve insan odaklı önlemlerdir.
• Düzenli psikolojik destek mekanizmaları kurulmalı.
• Çalışma saatleri insani ölçülere çekilmeli.
• Kurum içi baskı iddiaları titizlikle araştırılmalı.
• Emeklilik sonrası uyum programları güçlendirilmeli.
Çünkü mesele sadece rakam değil.
Her sayı bir insan.
Bir aile.
Yarım kalan bir hayat.
Ve bu sessiz çığlığı duymak artık bir tercih değil, zorunluluktur.