CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu hakkında açılan “diplomada sahtecilik” davasının dördüncü duruşması yapıldı, dosya 6 Temmuz’a ertelendi.

Komik ama gerçek.

Uzun yıllar öncesine gidiliyor. İmamoğlu daha ergenlik çağındayken yapılan okul nakli, üniversiteler arası geçişin sorumluluğu bugün onun sırtına yükleniyor.

1990 yılında Kıbrıs’taki üniversiteden İstanbul Üniversitesi’ne geçiş yapılmış.
Okul yönetimi onay vermiş.
YÖK onaylamış.
İmamoğlu okumuş, diplomayı almış.

Aradan tam 36 yıl geçmiş.

Cumhurbaşkanlığı adaylığı gündeme gelince birileri çıkıp,
“Olmaz… Senin diplomanı iptal ediyoruz” diyor.

Türkiye’de mahkemeler var.
İmamoğlu hakkını arıyor.
Ancak haklılığını henüz kanıtlayabilmiş değil.

Davayı gören mahkeme duruşmayı erteledi.

Şubat ayından taaa Temmuz ayına…

Normal şartlarda bir mahkeme ertelemesi hukuk tekniğinin konusu olur.

Ama Türkiye’de bazı davalar vardır ki, takvim yapraklarından çok siyaset ajandasını hatırlatır.
Bir hakimin beş dakikada vereceği karar beş ay, beş ay ertelemiyorsa bunun adı “Zamanlama”dır. Kılıfına uydurmaya çalışmaktır.

Bu dosya artık yalnızca bir hukuk dosyası olarak görülmüyor.

*

Ekrem İmamoğlu duruşmada açık konuştu:

“Bu dava cumhurbaşkanlığı adaylığının engellenmesi davasıdır.”

Bu sözlere katılırsınız ya da katılmazsınız.

Ama inkar edilemeyen gerçek şudur:

Toplumda büyüyen şey, bu tür davalara ilişkin güven erozyonudur.

Çünkü vatandaş artık yüksek sesle soruyor:
• Neden bazı dosyalar jet hızıyla ilerliyor?
• Neden bazıları yıllarca rafta bekliyor?
• Ve neden kritik siyasi eşiklerde bazı dosyalar aniden raftan indiriliyor?

Bu soruların cevabı net verilmediği sürece tartışma bitmez.

*

CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın’ın sözleri boşuna değil:

“Yargının saati bazen hızlanıyor, bazen yavaşlıyor, bazen bekliyor.”

Mesele tam da burada düğümleniyor.

Türkiye’de yargı bağımsızlığı tartışması yeni değil.

Ama tehlikeli olan şu:

Toplumun önemli bir kesimi artık bazı davaların hukukla değil, zamanlama siyasetiyle yürüdüğüne inanıyor.

Algı budur.

Ve yargı için en büyük tehlike de budur.

*

Unutmayalım…

Adalet yalnızca doğru karar vermek değildir.

Adalet, toplumun vicdanında en küçük bir kuşku bırakmamaktır.

Eğer mahkeme salonundan çıkan her kritik kararın ardından
“Acaba siyasi mi?” sorusu yükseliyorsa…

Orada yalnızca sanıklar değil,
yargıya duyulan güven de yargılanıyor demektir.

*

Bugün İmamoğlu dosyası üzerinden yürüyen tartışma, aslında daha büyük bir sorunun alarmıdır.

Türkiye’de yargı gerçekten kendi saatine göre mi çalışıyor,
yoksa siyasetin alarmına göre mi kuruluyor?

Bu sorunun cevabı, tek bir davadan çok daha ağırdır.

Çünkü adaletin terazisi şaşarsa…

Devlet yorulur.
Toplum yorulur.
En çok da güven duygusu yorulur.

Ve artık inkar etmeyelim, söyledik, tekrar edelim.
Güven aşınmıştır.
Hem de öyle böyle değil.