Bir yıl daha bitti.
Takvim yaprakları değişti ama değişmeyen bir şey var:
Kadınlar hala öldürülüyor.

2025’te Türkiye’de yüzlerce kadın erkekler tarafından öldürüldü.
Bir o kadarı da “şüpheli” başlığı altına sıkıştırıldı. Yani resmi kayıtlarda adı yok, faili yok, hesabı yok.

Devlet istatistiklerinde düşüş var deniliyor. Sivil toplumun defterlerinde ise artış.

Hangisi doğru?

Şunu çok iyi biliyoruz:
Ölen kadınların çoğu sokakta değil, evinde öldürüldü.
Fail çoğunlukla yabancı değil; koca, eski eş, sevgili, baba, abi…
Yani “en güvende olması gereken yer”, kadınlar için mezarlığa dönüştü.

Her cinayetten sonra aynı cümleler kuruluyor:
“Gereği yapılacak.”
“En ağır ceza verilecek.”
“Bir daha yaşanmayacak.”

Ama yaşanıyor.
Hem de her ay, her hafta, bazen her gün.
Koruma kararı olan kadınlar öldürülüyor.
Uzaklaştırma kararı olan erkekler kapıya dayanıyor.
Şikâyet eden kadınlar “barışın” diye eve gönderiliyor.
Sonra bir sayfa daha kapanıyor: kadın cinayeti.

Bir ülkede kadınlar hayatta kalmak için plan yapıyorsa,
telefonunu sessizde taşıyorsa,
eve dönerken adımlarını sayıyorsa,
bu sadece bir “asayiş” meselesi değildir.

Bu bir devlet ciddiyeti,
bir hukuk sorunu,
bir vicdan meselesidir.

Kadın cinayetleri “aile içi mesele” değildir. “Anlık öfke” hiç değildir.
Bu tablo, cezasızlığın ve görmezden gelmenin sonucudur.

Çünkü bu ülkede bir şey düzenli yapılıyor:
Sürekli af çıkarılıyor.

Adı bazen “infaz düzenlemesi”,
bazen “yargı paketi”,
bazen “ceza indirimi”.

Ama sokaktaki karşılığı tek: af.

Bir ülke düşünün…
Kadın korunma talep ediyor, fail kapıdan giriyor. Kadın “öldürüleceğim” diyor, erkek birkaç yıl yatıp çıkıyor.

Sonra ne oluyor?

Aynı adam yeniden karşımıza dikiliyor.
Aynı şiddet, aynı tehdit, aynı cinayet.
Tek fark: Bu kez dosyanın sayfa sayısı biraz daha kabarık.

Sürekli af çıkarılan bir ülkede adalet olmaz. Çünkü suçlu, cezanın kalıcı olmadığını bilir.
“Nasıl olsa çıkarım” rahatlığıyla hareket eder.

Kadın cinayetleri işte bu yüzden durmuyor.

Bir yanda “en ağır cezalar” nutukları,
öte yanda boşalan cezaevleri.
Bir yanda “kadına şiddete sıfır tolerans” afişleri,
öte yanda iyi hâl indirimleri, tahrik masalları.

Devlet bir eliyle “korurum” derken,
diğer eliyle failin sırtını sıvazlıyor.

Koruma kararları kağıt üstünde.
Uzaklaştırmalar dosyada.
Ama aflar gerçek.

Bugün cezaevinden çıkan,
yarın aynı kadının kapısında.

Buna “adalet sistemi” denmez.
Bu, cezasızlık rejimidir.

Kadın cinayetleri münferit değildir.
Tesadüf hiç değildir.
Bu tablo, yıllardır sürdürülen politikaların sonucudur.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu her ay rakam açıklıyor.
Ama asıl açıklaması gerekenler susuyor. Ve bu suskunluk büyüdükçe mezarlıklar genişliyor.

Unutmayalım:
Bir ülkede kadınlar korunmuyorsa,
o ülkede kimse güvende değildir.

Ve artık şu cümleyi yüksek sesle kurmak zorundayız:
Bu bir kader değil.
Bu bir ihmaldir.