Özgürlük elinizden alındığında sadece bedeniniz değil, yaşamınızda demir parmaklıkların ardına konur. Cezaevinde yatan bilir… Gün geçmez. Bazen saat de geçmez. Duvara asılı saatin yelkovanının bile hareket etmediğini sanırsınız.

Klimalı odalarda kahvenizi yudumlarken cezaevinin yaz sıcağında kızan betonunu hissedemezsiniz. Haftada bir kez avluya çıkıp birkaç tur atmanın nasıl büyük bir özgürlük olduğunu anlayamazsınız.
Gelen bir ziyaretçinizden haber almak, onunla konuşurken dışarıda olup biteni öğrenmeye çalışmak hem keyiflidir ama tanık olamamak bir hayli hüzün verir.
Yüreğiniz dağlanır, yutkunursunuz.

Yalnızlığın ne demek olduğunu merak edenlere bir önerim var:

Üç gün boyunca evinizin tek odasına kapanın.

Telefon yok…

Sokak yok…

Sevdikleriniz yok…

Kalabalıkta yürümek yok.

Sonra o üç günü bir yılla çarpın.

İşte cezaevi budur.

Ben bunu yaşadım.

Buca Cezaevi’nin demir kapıları ardında kaldım. O yüzden cezaevine her girişimde yalnızca ziyaretçi olmuyorum; hafızam da benimle birlikte içeri giriyor.

Geçtiğimiz günlerde önceki dönem İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’i, Buca Belediye Başkanı Görkem Duman’ı ve önceki dönem CHP İl Başkanı Şenol Aslanoğlu’nu ziyaret ettim.

Üçünün de ilk sözü aynıydı:

“İzmir’imize, hemşehrilerimize selam söyleyin.”

Bu selamı ilettikten sonra asıl konuşmaya geçtik.

O gün, tutukluluk durumlarının değerlendirileceği duruşma günüydü.

Tunç Soyer, SEGBİS bağlantısına katılmamış.

“Neden?” diye sordum.

Anlattıkları düşündürücüydü.

“Geçen duruşmada hakim bana ‘Bir talebiniz var mı?’ diye sordu. Ben de ‘Bir yılı aşkın süredir tutukluyum. Hala iddianame yok. Önce bana suçumu söyleyin, sonra savunmamı yapayım. Suçum nedir?’ dedim.

Cevap vermedi.

Sadece ‘Tutukluluğun devamına’ karar verdi.”

Bir hukuk devletinde en ağır yaptırımlardan biri, özgürlüğün elinden alınmasıdır.

Peki bir insan, hangi suçtan özgürlüğünden mahrum bırakıldığını bilmeden neyi savunacaktır?

Savunma hakkı, suçlamanın bilinmesiyle başlar.

Suçlama yoksa savunma da olmaz.

Nitekim Tunç Soyer’in söylediği şu cümle bu yüzden önemlidir:

“Neyle suçlandığımı bilmediğim için savunmam yoktur.”

Bu söz, bir siyasi slogan değil; ceza hukukunun en temel ilkesini hatırlatan bir itirazdır.

Tunç Soyer ısrarla iddianameyi soruyor. Bir yılı aşkın tutuklu bir insan hakkında iddianame nasıl olur da hazırlanmaz.
Kaldı ki tutuksuz olarak da yargılanabilir.
Tunç Soyer topluma mal olmuş bir siyasi kişiliktir. Ne kaçar, ne göçer.
Öyleyse tutuklu olarak yargılanmasının gerekçesi nedir?
Birilerinin çıkıp topluma bunu anlatması gerekir.

Dosyanın gelişimine baktığınızda da ilginç bir tablo ortaya çıkıyor.

İZBETON davasında tahliye kararı veriliyor.

Ancak cezaevinden çıkmasına saatler kala bu kez başka bir dosyadan tutuklama geliyor.

Ardından yeni dosyalar…

Yeni soruşturmalar…

Yeni tutuklama kararları…

Avukatlarının deyimiyle “yedek tutuklamanın yedeği tutuklama…”

MASAK raporlarında şüpheli para hareketi bulunmadığı belirtiliyor.

Bilirkişi raporlarında kişisel menfaat tespit edilemediği ifade ediliyor.

Buna rağmen tutukluluk sürüyor.

Burada altını özellikle çizmek gerekir.

Hiç kimse yargılanamaz değildir.

Belediye başkanı da yargılanır, bakan da, gazeteci de, iş insanı da.

Hukukun üstünlüğü bunu gerektirir.

Ancak hukukun üstünlüğü, yalnızca yargılamayı değil, adil yargılamayı da gerektirir.

Bugün Türkiye’de toplumun en büyük endişelerinden biri tam da budur.

Tutuklama, istisnai bir koruma tedbiri olmaktan çıkıp fiili cezalandırma yöntemine dönüşürse, bundan yalnızca sanıklar değil, hukuk devleti de zarar görür.

İnsanlar mahkemelerin vereceği kararı değil, soruşturma aşamasındaki tutuklama kararlarını konuşmaya başlarsa, adalet tartışılır hale gelir.

Adalet tartışılmaya başladığında ise kaybeden yalnızca bir kişi olmaz.

Devlet de kaybeder.

Toplum da kaybeder.

Hukuka güven de kaybeder.

Demokrasiler yalnızca sandıkla ayakta durmaz.

Demokrasiyi ayakta tutan, bağımsız ve tarafsız yargıya duyulan güvendir.

Çünkü özgürlük, yalnızca dışarıda dolaşabilmek değildir.

Özgürlük, yarın başınıza bir şey geldiğinde adil yargılanacağınıza inanabilmektir.

Cezaevinde gerçekten gün geçmez.

Ama hukukun geciktiği ülkelerde durup bekleyen yalnızca mahpuslar değildir.

Toplumun vicdanındaki saat de durur.