Siyasi partilerin programları, ülkeye ne vaat ettiklerini anlatır. İktidara geldiklerinde hangi yolu izleyeceklerini, hangi sorunları nasıl çözeceklerini ortaya koyar.
Tüzükleri ise kendi üyelerine nasıl davrandıklarını gösterir. Üyenin haklarını, yönetime katılma gücünü ve parti içindeki demokrasinin sınırlarını belirler.
İşte bu yüzden bir partinin demokrasi anlayışını öğrenmek isteyenler önce programına değil, tüzüğüne bakmalıdır.
Çünkü demokrasi önce parti içinde başlar.
Ülkeye özgürlük vaat eden bir hareket, kendi üyelerine özgürlük tanımıyorsa; kuvvetler ayrılığını savunurken bütün yetkiyi tek elde topluyorsa; katılımcı demokrasiden söz edip üyeyi yalnızca mitinglere gelen, afiş asan, pankart taşıyan, bildiri dağıtan ve lideri alkışlayan bir figüre dönüştürüyorsa, ortada ciddi bir çelişki vardır.
Yeni Parti’nin programı ile tüzüğü birlikte okunduğunda tam da böyle bir tablo ortaya çıkıyor.
Programın dili umut veriyor.
“Aktif yurttaş” diyor.
Katılımcılığı savunuyor.
Yerinden yönetimi öne çıkarıyor.
Kuvvetler ayrılığına vurgu yapıyor.
Ancak sıra tüzüğe geldiğinde bu anlayışın önemli ölçüde ortadan kalktığı görülüyor.
Programdaki “aktif yurttaş”, tüzükte merkezin çizdiği sınırlar içinde hareket eden pasif üyeye dönüşüyor.
Üye, Genel Başkanı doğrudan seçemiyor.
Parti Meclisini belirleyemiyor.
Milletvekili adaylarını belirleme hakkına sahip değil.
Belediye başkanlarını ve belediye meclis üyelerini belirleyemiyor.
Cumhurbaşkanı adayını üyeler seçsin deme hakkını bile güvence altına alamıyor.
Çünkü önseçim üyeye tanınmış vazgeçilmez bir hak değil; merkezin uygun görmesi halinde başvurulabilecek yöntemlerden yalnızca biri.
İstenirse yapılacak…
İstenmezse merkez yoklaması uygulanacak.
Yani son söz yine genel merkezin.
Genel Başkan adaylığı konusunda da dikkat çekici bir düzenleme var.
Yeni aday çıkarmak isteyenler delegelerin en az yüzde 5’inin imzasını toplamak zorunda.
Mevcut Genel Başkan için ise böyle bir şart yok.
Üstelik her delege yalnızca bir adaya imza verebildiği için bu sistem demokratik rekabeti kolaylaştırmaktan çok, delegeler üzerinde baskı oluşturabilecek bir mekanizmaya dönüşüyor.
Kurultaylarda çarşaf liste uygulanacağı belirtiliyor.
Bu olumlu.
Ancak aynı tüzük, delegelerin onda birinin önergesiyle blok listeye geçilmesine de izin veriyor.
Yani tek bir önergeyle bütün yarışın niteliği değişebiliyor.
Blok listeyi kim hazırlıyor?
Genel Başkan ya da genel başkan adayları.
O halde şu soruyu sormak gerekiyor:
Kurultay gerçekten Parti Meclisini mi seçiyor, yoksa liderlerin hazırladığı listeyi mi onaylıyor?
Parti Meclisi, kurultaydan sonraki en yüksek karar organı olarak tanımlanıyor.
Fakat başında yine Genel Başkan bulunuyor.
Toplantıyı o yönetiyor.
Gündemi o belirliyor.
MYK üyelerini tek başına atayabiliyor, tek başına görevden alabiliyor.
Buna karşılık Parti Meclisinin bir MYK üyesini görevden alabilmesi için üçte iki çoğunluk gerekiyor.
Bir tarafta tek kişinin iradesi…
Diğer tarafta ağırlaştırılmış çoğunluk…
Bu güçler dengesi değil, açık bir yetki asimetrisidir.
Yerel örgütlerde de tablo değişmiyor.
MYK, il ve ilçe yönetimlerini görevden alabiliyor.
Görevden alınan yöneticilerin geri dönebilmesi ise son derece ağır koşullara bağlanmış.
Üstelik yapılan itirazlar da kararın uygulanmasını durdurmuyor.
Ülke yönetiminde kayyım uygulamalarına karşı çıkan bir partinin, kendi örgütleri üzerinde böylesine geniş görevden alma yetkileri öngörmesi ister istemez bir çelişki yaratıyor.
Kadınlara ve gençlere getirilen kotalar kuşkusuz önemli.
Ancak kadın ve gençlik kollarının genel başkanları Parti Meclisi ve MYK toplantılarına katılabiliyor, konuşabiliyor ama oy kullanamıyor.
Yani temsil var…
Karar yetkisi yok.
En dikkat çekici bölüm ise kuruluş süreci.
İlk olağan kurultaya kadar MYK’yı Genel Başkan belirliyor.
İl ve ilçe örgütlerini MYK atıyor.
Sonra bu atanan örgütler delege oluyor ve merkezi seçiyor.
Başka bir ifadeyle merkez örgütü kuruyor…
Örgüt de merkezi seçiyor.
Demokratik meşruiyet açısından bu yöntemin ciddi biçimde tartışılması gerekir.
Üstelik tüzükte “yüzde yirmi (yüzde 25) gençlik kotası” gibi basit ama dikkat çekici bir yazım hatası da bulunuyor.
Belki küçük bir ayrıntı…
Ama böylesine önemli bir kurucu metnin yeterince özenle hazırlanmadığı izlenimini veriyor.
Sonuçta ortaya çıkan tablo oldukça net.
Program “aktif yurttaş” diyor.
Tüzük pasif üyeyi tarif ediyor.
Program katılımcı demokrasiyi savunuyor.
Tüzük merkez yoklamasını koruyor.
Program yerinden yönetimi anlatıyor.
Tüzük merkezi vesayeti sürdürüyor.
Program kuvvetler ayrılığını öne çıkarıyor.
Tüzük ise yetkileri büyük ölçüde tek elde topluyor.
Elbette her siyasi partinin güçlü bir lidere ihtiyacı olabilir.
Ama güçlü lider ile sınırsız yetki aynı şey değildir.
Gerçek demokrasi yalnızca seçim meydanlarında değil; parti binalarında, kurultay salonlarında ve üyelerin iradesinde hayat bulur.
Yeni Parti gerçekten “yeni” olmak istiyorsa, önce kendi üyelerine güvenmek zorundadır.
Çünkü üyeye güvenmeyen bir partinin, yarın millete ne kadar güveneceğini sorgulamak herkesin en doğal hakkıdır.