Cumhuriyet Halk Partisi’nde yaşanan ayrışmayı üzülerek izliyorum.

Çok uzun yıllardır çatısı altında siyaset yaptım. İlçe örgütlerinden, kurultay delegeliğine, gazetecilikten milletvekilliğine kadar siyasi yaşamımı CHP’nin içinde geçirdim.
Bu nedenle bugün yaşananları sadece bir parti içi tartışma olarak görmüyorum. Bu ayrışmanın Türkiye’nin geleceğini de yakından ilgilendirdiğine inanıyorum.

Partimizden ayrılan arkadaşlarımızın büyük bölümüyle yıllarca omuz omuza mücadele ettik.
Aynı kürsülerde konuştuk, aynı meydanlarda yürüdük, aynı değerlere inandık, iktidar olmak için mücadele verdik.

Kongrelerde ayrıştık ama bizim için en değerli altı ok rozetimizi yakamızdan hiç çıkarmadık.

Sosyal medyada her gün istifalar paylaşılıyor. Uzun yıllar aynı çatı altındaki arkadaşlarımız CHP’ye veda ediyor. Ayrılanlar hüzünlü, geride kalanlar üzgün.
Birileri kalanları, birileri gidenleri suçluyor.
Oysa arkadaşlarımız bugün farklı siyasi tercih yapmış olabilir.

Ancak bu ayrılığın temelinde ideolojik bir farklılık bulunduğunu düşünmüyorum.

Sorun; yönetim anlayışıdır.

Yıllardır CHP’nin en büyük eksiklerinden biri parti içi demokrasidir.

Genel başkanlar değişiyor ama siyaset yapma biçimi yeterince değişmiyor.

Kemal Kılıçdaroğlu döneminde de eleştirdiğimiz merkeziyetçi yönetim anlayışının bugün Özgür Özel döneminde farklı biçimlerde sürdüğünü gördük, yaşadık.

Oysa Cumhuriyet Halk Partisi, tek kişinin değil; kurulların, örgütün ve üyelerin partisidir.

Partiyi güçlendirecek olan, belediye başkanlarının ya da dar kadroların etkisi değil; örgütün iradesidir.

Çünkü demokrasi önce siyasi partilerde yaşanır.

Ön seçim yapılmadan…

Üyelerin sözü dinlenmeden…

Liyakat esas alınmadan…

Gerçek bir değişimden söz etmek mümkün değildir.

Bugün hem CHP yönetimine hem de yeni parti kuran arkadaşlarımıza aynı soruyu soruyorum.

Milletvekili adaylarını, belediye başkanı adaylarını ve parti yöneticilerini üyeler mi belirleyecek?

Yoksa yine birkaç kişinin hazırladığı listeler mi örgütün önüne konulacak?

İşte asıl değişmesi gereken budur.

İsimlerin değişmesi tek başına hiçbir şeyi değiştirmez.

Siyaset kültürü değişmeden sonuç da değişmez.

Beni en çok üzen ise birbirini yıllarca “yoldaş” diye tanımlayan insanların bugün ağır sözlerle karşı karşıya gelmesidir.

Geçmişte solda yaşanan her bölünmenin bedelini demokrasi güçleri ödedi.

Kazanan ise hiçbir zaman demokrasi olmadı.

Bugün de aynı hataya düşmemeliyiz.

Türkiye’nin önünde çözülmesi gereken çok daha büyük sorunlar var.

Ekonomi alarm veriyor.

Adalet duygusu her geçen gün zayıflıyor.

Gençler geleceklerini başka ülkelerde arıyor.

Emekliler, işçiler, çiftçiler geçim sıkıntısıyla mücadele ediyor.

Böylesine ağır bir tabloda muhalefetin birbirini tüketme lüksü yoktur.

Ben daha önce de açıkladım, ömrümün sonuna kadar Cumhuriyet Halk Partisi’nde kalacağım.

Çünkü CHP kişilerden ibaret değildir.

CHP; Cumhuriyet’in kurucu iradesidir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün mirasıdır.

Sosyal demokrasinin bu ülkedeki en köklü çınarıdır.

Kişiler gelir, kişiler gider.

Ama ilkeler kalır.

İnanıyorum ki bugün yolları ayrılan insanlar, yarın demokrasi ortak paydasında yeniden buluşacaktır.

Yeter ki kişisel hesaplar değil, Türkiye’nin geleceği öne çıksın.

Yeter ki örgütün iradesi yeniden siyasetin merkezine yerleşsin.

Yeter ki demokrasiyi önce kendi partilerimizde yaşatalım.

Çünkü parti içinde demokrasi kuramayanlar, ülkeye demokrasi getiremezler.

Demokratik tüzük…

Demokratik CHP…

Demokratik Türkiye…

Başka bir yolumuz da yoktur.