Akşam rutini tamamlanmış, yemekler yenilmiş, çay demlenmişti. Sonbahar daha kendini tam olarak hissettirememişti. Hava hâlâ yazdan kalma bir ısrarla sıcaktı; biz de klimayı açıp oturuyorduk.

Derken oğlum, topu ayağıyla bana doğru itti.

Ben ona geri attım.

Kızım da oyuna dahil oldu.

Bir baktık, evin içinde birbirimizin suratına top atmaya çalışarak koşturan üç kişi oluvermişiz.

Öyle gülüyoruz ki… Kahkahalar birbirine karışıyor. Suratına topu yiyen, önce hırsla yerinden fırlıyor; sonra rakibini yenmek için topu eline geçirip yeniden kovalamaya başlıyor. Bir sağa, bir sola… Koltukların arasından, kapıların önünden, kahkahaların içinden…

Sonunda üçümüz de ter içinde kalıp kendimizi koltuklara attık.

Ve ben o an düşündüm:

İnsanın bazen mutluluğu ne kadar basitmiş.

O birkaç dakikada ne yarının kaygısı vardı, ne yapılacaklar listesi, ne yetişmesi gereken işler, ne de zihnimizin durmadan ürettiği “ya şöyle olursa”lar…

Sadece evin içinde koşan üç insan ve kahkahalarımız vardı.

Belki de geçmişe baktığımızda en çok bunu unutuyoruz.

Tarihi yalnızca büyük olaylarla hatırlıyoruz. Darbelerle, siyasi çatışmalarla, sokağa çıkma korkusuyla, bir ülkenin yavaş yavaş gerilmesinin hikâyeleriyle…

Oysa 12 Eylül’e giden günlerin evlerinde de akşam yemekleri yeniyordu. Çaylar demleniyordu. Anneler sofrayı topluyor, çocuklar odalarında oynuyor, babalar ertesi gün işe gitmeyi düşünüyordu. Hayat, bütün o büyük karanlığın içinde bir şekilde devam ediyordu.

Sonra bir şeyler değişti.

Sokakların sesi evlerin içine kadar girdi. İnsanların birbirine bakışları değişti. Bir yere giderken “Ne zaman döneceğim?” sorusunun yanına başka korkular eklendi. Çocukların oyunları bile zaman zaman büyüklerin endişelerinin gölgesinde kaldı.

O günleri yaşayanların anlattıklarını dinlerken bazen tarihin çok uzağında olduğunu düşünüyorum. Sonra fark ediyorum ki aslında o kadar da uzak değil. Çünkü o dönemi yaşayanların çocukları, torunları hâlâ burada. Hikâyeleri hâlâ sofralarda anlatılıyor. “O gün ne olmuştu?” diye başlayan cümlelerin içinde hâlâ o günlerin korkusu var.

Ve belki bugün evin içinde oğlumun bana doğru ittiği o küçücük top bu yüzden bana bu kadar kıymetli geliyor.

Çünkü özgürce oynayabilmek, kahkaha atabilmek, evin içinde birbirimizin peşinden koşabilmek… Bunlar sıradan şeyler gibi görünse de aslında hiç de sıradan değiller.

Bir ülkenin huzurunu bazen büyük meydanlarda değil, bir evin salonunda anlarsınız.

Çocukların korkmadan koşabildiği,
annelerin gelecekten ürkmeden çayını içebildiği,
akşam olduğunda herkesin eve dönebildiği,
bir topun havada uçuşup kahkahaya dönüşebildiği evlerde…

O akşam bizim salonumuzda sadece bir top uçuşmadı.

Ben, farkında olmadan, geçmişte insanların kaybettiği o sıradanlığın ne kadar büyük bir nimet olduğunu da düşündüm.

Top bir ona gitti, bir bana…

Sonra kızıma.

Biz güldük.

Ve belki de insanın tarihten öğrenmesi gereken en önemli şeylerden biri buydu:

Huzur, kaybedilince değerini anladığımız büyük bir kelime değil; bazen akşam çayının yanında, çocukların kahkahasının içinde sessizce duran küçücük bir nimetti.

12 Eylül’e giden yolu anlatan kitaplarda belki böyle bir salon yoktu.

Ama o salonlar vardı.

Ve o salonlarda yaşayan insanların hayatları vardı.