Takvim yaprakları bir bir düşerken en sevdiğim mevsime geldik. Bayılıyorum sonbahara.
Evet, kışı da seviyorum. Hatta yazı da. Tamam tamam, hayatı seviyorum. Ama sonbaharın bende ayrı bir yeri, ayrı bir tadı, ayrı bir rengi var.
Sanki bu mevsim gelince gördüğümüz her şeyin üzerine eski bir film efekti düşüyor. Biraz turuncu, biraz sarı, biraz soluk… Hafif nostaljik. İnsan neye baksa geçmişten bir sahne gibi geliyor gözüne.
Ağaçların yapraklarını dökmesini bile seviyorum. Herkes “yapraklar dökülüyor, yaz bitiyor” diye üzülürken ben nedense bundan keyif alıyorum. Çünkü sonbahar bana bitişten çok değişimi hatırlatıyor. Bir şeylerin yavaşlamasını, biraz nefes almayı, acele etmeden yaşamanın güzelliğini…
Bir de İzmir sonbaharı var tabii.
Hava henüz tam soğumamış. Alta şort, üste uzun kollu sweatshirt giyme mevsimi. Sabah başka, öğlen başka, akşam başka bir hava. “Yanıma hırka alayım mı?” diye düşünüp sonunda yine almadığın ve akşam üşüdüğün o mevsim.
Okullar açılmaya başlıyor. Kırtasiye alışverişleri, yeni defterler, kalemler, servis telaşları… Oryantasyonu olanlar bir hafta erken, diğerleri biraz daha sonra… Yazın o dağınık, “daha çok zaman var” hali yavaş yavaş bitiyor. Herkes yeniden kendi düzenine dönmeye başlıyor.
Ve galiba en sevdiğim kısmı…
Camın önünde oturup dışarıyı izleme zamanı geliyor.
Rüzgâr esiyor, yağmur yağıyor, ağaçların yaprakları hareket ediyor. Sen içeridesin. Elinde kahve ya da çay… Yapacak hiçbir şeyin olmasa bile dünyanın biraz yavaşlamasını seyretmek yetiyor.
Yazın o bunaltıcı sıcağı geride kalıyor. İnsan daha rahat nefes alıyor. Akşamları dışarı çıkmak yeniden keyifli oluyor. Bir yere giderken “Acaba çok sıcak mı?” diye düşünmüyorsun. Üstelik hava kararmaya başladığında o serinlik var ya… İşte onu hiçbir şeye değişmem.
Sonbaharın insana mecburi bir romantiklik getirdiğine de inanıyorum.
Normalde fark etmediğin şeyleri fark etmeye başlıyorsun. Yağmurun sesini, sokak lambasının ıslak kaldırımda bıraktığı görüntüyü, evin içinde yanan loş bir ışığı, camdan giren serin havayı…
Belki de mesele mevsim değil.
Belki insanın içindeki bazı duyguların mevsim değişince kendine biraz daha yer bulması.
Biraz nostalji, biraz huzur, biraz yeni başlangıç hissi…
Biraz da “bakalım bu mevsim bize neler getirecek” merakı.
Eylül de zaten tam bunun ayı değil mi?
Yeni başlangıçların, yeniden düzen kurmanın, biraz toparlanmanın, biraz hayal kurmanın ayı.
Ne diyorduk sosyal medyada?
“Hoş geldin Eylül, güzelliklerle gel.”
Ben de öyle diyorum.
Hoş geldin Eylül.
Havayı biraz serinlet, yağmurları getir, ağaçları turuncuya boya.
İçimize de biraz huzur bırak.
Güzelliklerle gel.
Hem de çok güzelliklerle.