Bir zamanlar telefon çaldığında bazen açmazdım. “Şimdi müsait değilim, sonra ararım.” Hayatın telaşı vardı. Yapılacak işler, yetişilecek yerler, konuşulacak insanlar…
Annemdi çünkü.
Nasıl olsa arardı.
Nasıl olsa yine konuşurduk.
Nasıl olsa yarın vardı.
Şimdi telefonum çalmıyor.
Çünkü annem nerede olduğunu, kiminle olduğunu, hangi saatte olduğunu bilmiyor.
Bir zamanlar günde sayısız kez konuştuğum kadın, artık beni aramıyor.
Ben onun yanına gidiyorum.
Bazen yıllar önce kaybettiğimiz anneannemden bahsediyor.
Öyle bir “hatırlıyorum” gibi değil.
Sanki anneannem hâlâ hayattaymış.
Sanki biraz önce onunla konuşmuş.
Sanki birlikte bir yerlere gitmişler.
Ben dinliyorum.
Düzeltmiyorum.
Çünkü bazı gerçeklerin doğrusu, insanın karşısındaki gerçeğinden daha acı olabiliyor.
Bir zamanlar “Sen yorulma, ben yaparım,” diyen kadın şimdi hiçbir şey yapamıyor.
“Çocuklarla ben oynarım, sen biraz kafanı dinle,” diyen kadın şimdi yanında biri olmadan duramıyor.
Şimdi onunla biz oyun oynuyoruz.
Roller değişti.
Bir zamanlar benim elimden tutup yürümeyi öğreten kadın, şimdi benim elimi tutmadan yürüyemiyor.
Bir zamanlar yemeğimi yediren kadın, şimdi yemeğini benim yedirmemi bekliyor.
Gecelerce benim için uykusuz kalan kadın, şimdi geceleri başında birinin olmasına ihtiyaç duyuyor.
Ve bazen bana bakıyor.
Bakışları bir anda değişiyor.
Donuyor.
Beni tanımadığı o birkaç saniyeyi fark ediyorum.
Hatta bazen benden korktuğunu anlıyorum.
İnsanın bunu yaşaması kolay değil.
Çünkü karşındaki yabancı biri değil.
Seni dünyaya getiren, elinden tutan, büyüten, koruyan, sana hayatı öğreten kadın.
Ve bir gün…
O kadın senden korkabiliyor.
İşte zamanın acımasızlığı biraz da bu.
İnsan sevdiğini bir günde kaybetmiyor bazen.
Bazen onu yıllar içinde, parça parça kaybediyor.
Bedeni orada oluyor.
Sesi orada oluyor.
Ellerini tutabiliyorsun.
Yüzüne bakabiliyorsun.
Ama senin bildiğin o insan, yavaş yavaş başka bir yerde kayboluyor.
Bu yüzden artık şuna daha çok inanıyorum:
Hayatı ertelememek gerekiyor.
“Bir gün gideriz.”
“Bir gün yaparız.”
“Şimdi çok yoğunum.”
“Çocuklar biraz büyüsün.”
“İşim hafiflesin.”
“Emekli olunca…”
O günün gelip gelmeyeceğini bilmiyoruz.
Ve bazen insanın en büyük pişmanlığı, yapamadığı büyük şeyler olmuyor.
Yapabilecekken ertelediği küçük mutluluklar oluyor.
Birlikte içilebilecek kahve.
Gidilebilecek bir yer.
Uzun uzun konuşulabilecek bir akşam.
Birlikte gülünecek saçma bir şey.
Bir sofrada biraz daha uzun oturmak.
Çocuklar için de kendimizi tamamen tüketmemeliyiz.
Çünkü çocuklarımızın hatırlayacağı şey, bizim onlar için kendimizden ne kadar vazgeçtiğimiz değil yalnızca.
Belki de birlikte ne kadar güldüğümüz olacak.
Onlara hayatı anlatırken kendi hayatımızı kaçırmamak gerekiyor.
Çünkü hayat, “her şeyi onlar için yaptım” diyebileceğimiz kadar uzun olmayabilir.
Sevdiklerimize zaman ayıralım.
Kendimize de.
Çünkü sağlık yerindeyken hayatın ne kadar kıymetli olduğunu çoğu zaman anlamıyoruz.
Sonra bir gün telefon susuyor.
Ve insan, yıllarca açmadığı o telefonların hiçbirini artık geri getiremiyor.
Zaman gerçekten acımasız.
Çünkü bazı şeylerin kıymetini anladığımızda, onları hâlâ seviyor olabiliyoruz…
Ama artık onlarla aynı hayatı yaşayamayabiliyoruz.