Bir ülkenin adalet terazisini görmek için bazen mahkeme salonlarına değil, maden ocaklarına bakmak gerekir. Çünkü emeğin asıl değeri; görünmekte olmayan, sesi üst katlara çıkamayan, hayatını genellikle yerin altında, karanlığın tam içinde geçiren insanların yaşam koşullarında saklıdır. Bugün hatta uzun zamandır maden işçilerinin yaşadıkları tam da bu nedenle salt bir işçi direnişi değil olmamaktadır. Türkiye’de emek, hukuk ve siyasal düzen arasındaki kırılma noktası, büyük bir eşiktir.
Aylardır maaşlarını ve haklarını alamayan işçiler, Bağımsız Maden-İş öncülüğünde günlerdir direnmekte. Bu cümleyi kurmak, yorum yapmak hatta yazı yazmak kolay. Ancak meselenin ağırlığı, bu yazının dahi içine sığmayacak kadar büyük. Burada söz konusu olan sadece geciken maaşlar değil; alın terinin gittikçe değersizleştirilmesi, emeğin görünmez un ufak kılınması ve insanların yaşam hakkını, yaşam şartlarını, gününü, dününü, yarınını doğrudan etkileyen bir ekonomik güvencesizliktir.
Herkes bilir ki madencilik, dünyanın en ağır çalışma alanlarından biri. İnsan bedeniyle toprağın, riskle zorunluluğun iç içe geçtiği bir emek biçimi. Gün yüzü görmeden çalışan, çoğu zaman hatta her zaman sağlıklarını ve yaşamlarını tehlikeye atan insanlar bunlar.
Bir toplum elektrik kullanırken, şehirler ayakta kalırken, sanayi üretim yaparken görünmeyen bir emeğin üzerine basar. Bastıkça basar. Ne var ki Türkiye’de uzun yıllardır emek, yalnızca ihtiyaç duyulduğunda hatırlanan; hep hatırlatılmak zorunda kalınan, hak talep edildiğinde ise bastırılmaya çalışılan bir toplumsal kesime dönüştürülmüştür.
Bugün maden işçilerinin yürüyüşüne yönelik polis müdahalesi de tam olarak bu siyasal iklimin açık yansımasıdır. Polis ile madenci, madenci ile polis karşı karşıya gelmektedir. Ve gözlerde görmekteyiz ki işçiler konuşurken herkes vicdanı ile konuşma gereğini duymuştur. Haklarını alamayan işçiler şirket önüne yürümek isterken yollarının defalarca barikatlarla kesilmesi, emek mücadelesinin güvenlik meselesi olarak görülmesinin acı bir örneğidir. Oysa demokratik bir hukuk devletinde hak aramak suç değil, anayasal bir haktır. Devletin asli görevi, ücretini alamayan yurttaşın önüne barikat kurmak değil; emeğin gasp edilmesini önlemek, hukuku durmaksızın işletmek ve işçinin hakkını güvence altına almaktır.
Burada asıl temelde yatan soruyu sormak gerekiyor: Bir ülkede insanlar aylarca maaş alamıyorsa, buna rağmen çalışmak zorunda bırakılıyorsa ve haklarını aradıklarında karşılarında kolluk kuvvetlerini buluyorsa; mesele yalnızca ekonomik midir? Cevabınızı duyuyorum. Bu doğrudan siyasal bir meseledir. Çünkü çalışma hayatı yalnızca piyasanın değil, kamusal düzenin ve siyasi tercihlerin ürünüdür. Bir ülkede sermaye korunurken emeğin sesi bastırılıyorsa, orada tarafsızlıktan değil güç ilişkilerinden söz etmek gerekir. İşte tam da bu sebeple bugün, farklı siyasi görüşlerden birçok siyasetçi madencilerin yanındaydı. Emeğin ve adalet arayışının parti sınırlarını aşan ortak bir vicdan meselesi hâline geldiğinin göstergesiydi.
Madenciler bugün yalnızca maaşlarını istemiyor. Onlar görünmek istiyor. “Biz buradayız, biz de varız ‘’ diyorlar. “Yeraltında çalışıyoruz ama yaşamlarımız görünmez değil” demeye çalışıyorlar. Bizlerin de ailesi var, hayatı var, aldığı bir nefes var demenin en acı en direnişli halidir bu. Bu nedenle maden işçilerinin mücadelesi yalnızca kendi ücret bordrolarının değil, toplumsal vicdanın da sınandığı bir alana dönüşüyor.
Türkiye’nin emek tarihi bize şunu gösterdi: İşçiler çoğu zaman haklarını kendilerine sunulduğu için değil, mücadele ederek, direnerek, hatta ve hatta haykırarak kazanmıştır.
Sözüm ona ‘Sekiz’ saatlik çalışma hakkından sendikal örgütlenmeye kadar pek çok temel hak, büyük bedeller ödenerek elde edildi. Bugün yaşananlar da bize emek mücadelesinin hala güncel ve hayati olduğunu gösteriyor. Çünkü çalışma yaşamında güvencesizlik derinleştikçe, hak arama yolları daraldıkça ve ekonomik kriz emekçilerin omuzlarına yüklendikçe, toplumsal eşitsizlik giderek büyüyor.
Ancak burada unutulmaması gereken önemli bir gerçek var: Emek mücadelesi yalnızca işçilerin sorunu değildir. Bu mesele hepimizin meselesidir. Çünkü bir toplumda en ağır koşullarda çalışan insanların hakları korunmuyorsa, hiçbir yurttaş kendini gerçek anlamda güvende hissedemez. Adalet, sadece güçlü olanın yürüdüğü merdivende işlediğinde değil; en kırılgan kesimler için de eşit biçimde işlediğinde anlam kazanır.
Bugün maden işçilerinin önündeki barikatlar yalnızca fiziksel değil; aynı zamanda semboliktir. O barikatlar, emeğin karşısına dikilen ekonomik adaletsizliği, siyasal duyarsızlığı ve toplumsal eşitsizliği temsil ediyor. Fakat tarihin bize öğrettiği başka bir gerçek daha var: Emeğin sesi bazen geç duyulsa da bütünüyle susturulamaz.
Çünkü yerin metrelerce altında çalışan insanların hakkı, yalnızca maaş meselesi değildir. O hak, insan onurunun gerçeği, özetidir.
Son kertede,
bugün meseleye yalnızca ekonomik göstergeler üzerinden bakmak toplumsal açıdan ciddi bir kırılma olur. Çünkü yoksullaşmanın ve güvencesizliğin derinleştiği bir dönemde, emekçilerin ücretlerini aylarca alamaması bireysel mağduriyet üretmez; toplumsal düzenin meşruiyetini de aşındırmaktadır. İnsanlar çalıştıkları halde yaşamlarını sürdürememekte temel ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır ve haklarını talep ettiklerinde baskıyla karşılaşmaktadır, burada yalnızca bir şirket sorumluluğundan değil, sosyal devlet ilkesinin zayıflamasından söz etmek gerekir. Bir siyasal düzen, en çok da emekçinin hakkını koruyabildiği ölçüde güçlüdür; aksi halde büyüyen şey yalnızca ekonomik kriz değil, toplumun adalet duygusundaki kırılmadır.