Yıllarca Mustafa Kemal Atatürk’e saldırdılar. Tekke ve zaviyeleri kapattığı için “din düşmanı” dediler. Laikliği, milletin inancına karşı yapılmış bir müdahale gibi gösterdiler. Cumhuriyet devrimlerini karaladılar. Tarikatları, cemaatleri ve şeyhlik düzenini toplumun manevi hayatının vazgeçilmez unsurlarıymış gibi savundular. Şimdi aynı çevrelerin içinden bir gazeteci çıkıyor ve açıkça söylüyor: “Atatürk haklıymış.”

Geç de olsa gerçeği görmek önemlidir.

Ama insan sormadan edemiyor:

Atatürk’ün haklı olduğunu anlamak için daha kaç skandalın yaşanması, daha kaç milyarın paylaşım kavgasına dönüşmesi gerekiyordu?

+++

Atatürk, tekke ve zaviyeleri insanların Allah’a inanmasını engellemek için kapatmadı.

Dinin; para, siyaset, makam ve iktidar aracı yapılmasını önlemek için kapattı.

Şeyhlik ve müritlik üzerinden kurulan kayıtsız şartsız biat düzeninin çağdaş bir hukuk devletiyle bağdaşmayacağını biliyordu.

Devletin dışında büyüyen, kendi hiyerarşisini ve ekonomik düzenini kuran yapıların günün birinde devlete ortak olmaya kalkacağını öngörüyordu.

Türkiye bu tehlikenin ne anlama geldiğini 15 Temmuz’da çok ağır bir bedel ödeyerek öğrendi.

Ama görünen o ki ders alınmadı.

Bir cemaat tasfiye edilirken, başka tarikat ve cemaatler siyasetle kurdukları ilişkiler sayesinde daha da güçlendi; ekonomik ve toplumsal etkilerini artırdı.

+++

Bugün Menzil’de yaşananlara bakın.

Cemaat lideri Abdülbaki Erol’un vefatının ardından başlayan liderlik ve miras kavgası aylarca kamuoyunun gündeminden düşmedi.

Taraflar arasında, milyarlarca liralık olduğu ileri sürülen şirketler, vakıflar, gayrimenkuller ve bağışlarla oluşan ekonomik yapının yönetimi konusunda sert tartışmalar yaşandı.

Birbirlerini usulsüzlük yapmakla, mal kaçırmakla ve cemaatin ekonomik gücünü ele geçirmek istemekle suçladılar.

İsmailağa’da da benzer şekilde liderlik, vakıf yönetimi, ekonomik kaynaklar ve cemaatin geleceği konusunda yaşanan ayrışmalar kamuoyuna yansıdı.

Bir zamanlar “maneviyat” söylemiyle öne çıkan yapıların bugün para, mülk, şirket, miras ve nüfuz kavgalarıyla anılması son derece düşündürücüdür.

Hani dünya malı geçiciydi?

Hani makam ve servetin hiçbir önemi yoktu?

Hani asıl zenginlik gönül zenginliğiydi?

Peki bugün konuşulan nedir?

Maneviyat mı?

Yoksa milyarlarca liralık servetler, şirketler, vakıflar ve tapular mı?

Kavganın nedeni halk üzerinden kazanılan milyarlarca servetin paylaşımı değil mi?

Elbette bu tartışmalarda yer alan tarafların iddiaları hakkında son sözü bağımsız yargı söyleyecek.

Ancak ortada inkar edilemeyecek bir gerçek vardır:

Toplum, yıllardır “dünya malına değer vermeyin” diye öğüt veren yapıların, bugün dünya malı üzerinden birbirine düştüğünü ibretle izlemektedir.

+++

İşte Atatürk’ün görmek istediği tehlike tam da buydu.

Din, insanların vicdanında yaşadığı sürece yücedir.

Siyasetin himayesine girdiğinde güç aracına…

Denetimsiz ekonomik yapılara dönüştüğünde ise ticaret ve nüfuz mekanizmasına dönüşür.

O zaman inanç geri çekilir; koltuk, kasa ve miras kavgası öne çıkar.

Menzil’de yaşananlar da, İsmailağa’da yaşananlar da yalnızca iki cemaatin iç meselesi değildir.

Bunlar, laik Cumhuriyet’in neden vazgeçilmez olduğunun, devletin neden hiçbir dini yapıya ayrıcalık tanımaması gerektiğinin en somut örneklerinden biridir.

Ayşe Baykal’ın “Atatürk haklıymış.” sözü bu nedenle önemlidir.

Çünkü bu söz, yıllarca farklı düşünen bir ismin yaşanan gerçekler karşısında vardığı bir sonuçtur.

Keşke bu gerçeği görmek için bunca yıl beklenmeseydi.

Keşke Cumhuriyet’in uyarıları kulak ardı edilmeseydi.

Çünkü Atatürk’ün mücadelesi dine karşı değildi.

Onun mücadelesi; dini siyasetin, ticaretin, servetin ve çıkar düzeninin aracı yapan anlayışaydı.

Aradan bir asır geçti.

İsimler değişti…

Yöntemler değişti…

Ama sömürü düzeni değişmedi.

Cumhuriyet’i kuranlar, yüz yıl önce bu tehlikeyi görmüştü.

Ne acıdır ki bazıları bunu ancak kasalar açılınca, tapular paylaşılınca ve milyarlar konuşulunca görebildi.

Atatürk’ü anlamak için bazen Nutuk’u okumak yetmez.

Bugün tarikatların içine bakmak da yeterlidir.