Ortadoğu, tekrar tekrar tarihin ince çizgisinden geçiyor. 28 Şubat 2026 tarihinde İsrail öncülüğünde ABD destekli İran’a yönelik başlatılmış olan yüksek dozlu saldırılar, bölgesel bir gerilimi küresel bir krize dönüştürmesi kaçınılmazdı ve öyle de oldu.

İran’ın başkenti Tahran başta olmak üzere İsfahan, Kum ve Kirmanşah gibi stratejik şehirler hava saldırılarının hedefinde yer alırken; buna karşı hamle olarak İran, balistik füze ve insansız hava araçlarıyla İsrail ve Körfez’deki ABD üslerine askeri karşılık verdi.

Savaşın ilk haftasından şu ana can kaybı ciddi ölçüde arttı. Resmî ve bağımsız kaynaklara baktığımız takdirde İran’da ölü sayısı kısa sürede 1000’i aşarak 1200’ün üzerine çıktı. Bölgedeki diğer çatışma alanlarıyla birlikte bu sayı daha da yükselirken, sivil kayıpların boyutu hâlâ net olarak tespit edilemiyor.
Ancak bu savaş yalnızca cephelerde yaşanmıyor. Sokaklar da bir o kadar hareketli.

İran içinde aylardır süregelen protestolar, savaşla birlikte daha da tırmandı. Resmî açıklamalara göre protestolarda 3 binden fazla kişi hayatını kaybetti; bağımsız kaynaklar ise bu sayının 6 bini geçtiğini öne sürüyor. Bu durum, savaşın yalnızca dış politik değil, aynı zamanda derin bir iç kriz yarattığını alenen göstermektedir.
Dünya kamuoyu ise ikiye bölünmüş durumda.

ABD ve bazı Batılı müttefikler, İsrail’in “güvenlik hakkını” savunurken; Avrupa’da ve birçok ülkede halklar sokaklara dökülerek ateşkes çağrısı yapıyor. Londra’dan Paris’e, Berlin’den New York’a kadar düzenlenen protestolarda binlerce kişi, sivil nüfusun zarar görmesine karşı ses yükseltiyor.

Arap dünyasında ise tablo daha çok boyutlu ve çetrefilli. Körfez ülkeleri ihtiyatlı bir sessizlik içindeyken, Lübnan’da Hizbullah’ın savaşa katılması çatışmayı yeni cephelere taşıdı. Bu durum, savaşın bölgesel bir yangına dönüşme riskini ciddi şekilde artırıyor.

Uluslararası sistemin en çarpıcı unsuru ise “kontrollü sessizlik”. Birleşmiş Milletler ve büyük güçler sadece diplomatik çağrılar yapmakla sınırlı kalıyor, sahadaki askeri hareketlilik hız kesmiyor.

Bugün Ortadoğu’da yaşananlar, yalnızca iki ülke arasındaki bir savaş değil; aynı zamanda küresel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir satranç tahtasıdır.

Ve bu tahtada en ağır bedeli, her zaman olduğu gibi siviller ödemektedir.
Savaşın ekonomik etkileri ise en az askeri sonuçlar kadar tahrip edici bir tablo ortaya koyuyor. Özellikle İran’a yönelik yeni ambargo kararları, enerji piyasalarında ciddi iniş çıkışlara neden olurken petrol ve doğalgaz fiyatlarında hızlı artışlar gözlemleniyor. Küresel tedarik zincirleri bu gerilimden doğrudan etkilenirken, Ortadoğu üzerinden geçen ticaret hatlarında risk maliyetleri oldukça yükseliyor. Bu durum başta Avrupa olmak üzere birçok ülkeyi enerji arzı konusunda yeniden güvensiz hale getiriyor. Aynı zamanda finans piyasalarında muğlaklık artarken, yatırımcıların güvenli limanlara yönelmesi küresel ekonomide yavaşlama sinyallerini güçlendiriyor. Kısacası savaş, yalnızca cephelerde değil, dünya ekonomisinin damarlarında da derin bir baskı oluşturuyor.
Olası Nükleer Risk Senaryosu İse;

Bölgedeki gerilimin artması, uluslararası arenada saha takipçileri tarafından nükleer silah kullanım riski açısından dikkatle ve ciddiyetle izleniyor. İsrail’in ve İran’ın nükleer müdahale gücü hesaplanmış bir caydırıcılık unsuru olarak değerlendirilmektedir; herhangi bir doğrudan kullanım senaryosu hâlâ uluslararası toplum için ciddi diplomatik ve güvenlik riskleri oluşturuyor. Bu risk, yalnızca bölgeyi değil, küresel enerji ve finans piyasalarını da etkileyebilecek bir belirsizlik kaynağı olarak öne çıkıyor.