Neden?
Bugünkü yazımızın başlığı...
Bu toprakların aşkla ürettiği “atasözleri” arasında yer alır...
Anlam ve içerik söz konusu olduğunda...
“En baba...”
Ve dahi...
“En doğrucu Davut...”
Olarak ön plana çıktığı için...
Çünkü...
“Saldım çayıra Mevlam kayıra!”
Özlü sözü...
Önemsenmeyen... Ciddiyetle ele alınmayan... Ve dahi...
Kendi hâline bırakılan işleri ifade etmek için kullanılır...
Ayrıca...
Ne ilginçtir ki...
Bu deyim genellikle...
Hayvanlar ve çocuklar başıboş bırakıldığında söylenir...
Ama...
“Saldım çayıra Mevlam kayıra!”
Sözünün daha “destansı” bir anlamı vardır ve o da şudur:
“İnsanların kendilerine emanet edileni (toprağı, malı, yetkiyi, gücü) ölçüp biçmeden harcamalarını; ardından ortaya çıkan zararı kadere ve ilahî takdire yüklemelerini anlatır...”
*
Neden “atasözü” ile böyle bir giriş yaptık?
Çünkü...
Güzel Türkiyem’in...
Özellikle “siyanürlü altın madenciliği”...
Denetimsizlik ve sorumsuzluk anlayışının...
Bir simgesi olarak tartışılıyor...
*
Ne kadar altın elde ediliyor; bilen yok!
Çünkü...
Çıkarılan altın, çıkaranın beyanına göre kaydediliyor!
Bu zamanda olacak şey değil ama oluyor işte!
Son 30 yılda...
İzlediğimiz “Korku Filmi”nin özeti şudur:
Ne kadar altın elde edildiği bilinmeyen...
Eldeki yasalara göre hiçbir zaman bilinmeyecek olan...
Son derece sınırlı altın için siyanür kullanılarak toprak kazılıyor...
Geriye başta arsenik olmak üzere...
Tonlarca zehir doğaya bırakılıyor!
Habersiz kaldığımız, duymadığımız ne facialar yaşanıyor!..
Farkında bile değiliz...
Alın size...
Bitmeyen acılardan bir demet!
Erzincan İliç’te dokuz kişinin can verdiği felaket...
Zehire bulanan Ordu–Fatsa dereleri ve...
Ne acıdır ki...
“Zengin olacağız!” derken...
Birdenbire “zengin olma” hayali...
Nasıl da...
Bir anda “zehirli bir masal”a dönüşüyor...
*
Biz neler yaşadık, neler!
Mesela...
Bergamalı köylüler ve çevreciler...
Siyanürcüler ve yandaşları tarafından kendilerine yöneltilen...
Şu yakıştırmaları Türkiye unutmayacak:
“Ülkenin zenginleşmesine karşı çıkıyorsunuz... Zengin madenlerimizin fakir bekçisi mi olacağız? Aranızda ajanlar var...
Bu madenin hiçbir zararı yok... Madende çalışacak işçileri köyünüzden alacağız...” gibi söylemlerle...
Bir yandan sindirilmeye, bir yandan da direnişin içi boşaltılmaya çalışıldı hep...
*
Bu koşullarda...
Bergama’da yetkililerine endişelerini, sözlerini dinletemeyen köylülerin ve...
Çevrecilerin tutunacağı iki dal vardı:
“Bilim ve hukuk...”
Amerikan sermayeli çokuluslu bir “şirket” (herkes adını ezbere biliyor...) bugün Türkiye’de faaliyet gösteren zehirci şirketlerin ise yol ve yön göstericisi oldu...
*
Dünyanın en gelişmiş teknolojisi olarak sunulan...
“Siyanürle altın elde etme yöntemi”nin...
Türkiye gibi sözde “geri kalmış bir ülkede” bu denli sert biçimde eleştirilmesi, siyanürcü şirketi şaşkına çevirmişti...
*
Önemli bir hatırlatma; aklımızda kalsın:
Yaşanan acılar ve büyük riskler...
Sadece Bergama’ya özgü değil...
Büyük tehlike...
Uşak, Eskişehir, Artvin, Erzincan, Sivas, Çanakkale, Balıkesir, Gümüşhane, Giresun, Niğde, Kırşehir, Konya, Kayseri, Ordu, Bilecik, Hatay ve Ankara’da işletilen siyanürlü bu altın madenler...
Tüm bölgeler için ortak bir tehlikeyi seslendiriyor...
O tehlikeler bugün de yaşanıyor ve ne yazık ki...
Aynı anlayış devam ettiği sürece yarınlarda da yaşanacak; bu kesin!
*
Asıl büyük acı...
Cevapsız kalan sorular:
O “siyanür” denen zehir ne olacaktı? / O ölümcül “ağır metaller” nereye gidecekti? / “Ölüm riski” ise, ortada bir gerçeklik olarak duruyordu...
En büyük acı ise şu yaftaydı:
Çevreciler; ülkenin kalkınmasına köstek olan “vatan hainleri” ilan ediliyordu...
Oysa...
Bir avuç köylü ve duyarlı kişiler...
Sadece şu sözlerle yurtlarını korumaya çalışıyordu;
“Biz altına karşı değiliz, siyanüre karşıyız... “Altını bu kadar çok istiyorsanız, siyanürü yok edin, altını alın... / Siyanürden başka yöntem yok mu? / Yoksa araştırın, yeni yöntemler bulun; buna gücünüz yetmiyor mu?”
Çığlıklar, o gün bugündür hala devam ediyor...
İyi de...
Kimler duyuyor?
*
Aslında...
Kimse altına karşı değildi...
Karşı çıkılan şey siyanür, ağır metaller ve...
Bu zehirlerin doğaya bırakılmasıydı...
*
Zehirli altının çıkarılmasına karşı duran Bergama halkı, “arıtma tesisi yapılırsa, tüm zehirler gerçekten arıtılırsa” üzerlerindeki “vatan hainliği” suçlamasından kurtulabileceklerini düşünmeye başladı...
*
Bergamalılar’ın, “arıtma”dan anladığı çok netti:
“Siyanürün, siyanür bileşiklerinin; ağır metallerden sülfatlara, nitratlardan diğer tüm zehirli maddelere kadar hiç bir kirleticinin doğaya ya da atık havuzuna bırakılmaması...”
Bu, teknik olarak olanaksızı içeren ama ahlaken masum bir talepti...
*
Siyanürcü şirketin inadı inattı; “arıtma tesisi” yapmayacaktı...
Kaldı ki...
“Hiç bu zehirli pastadan vazgeçilir miydi!”
Bergama ilk eşiktibb. Onun aştılar mı önleri düzdü: Koca Anadolu! Onları bekliyordu!
Siyanürcü şirket ...
Sonunda “arıtma tesisi” yapmayı kabul etti...
Ama...
Devamı acı oldu!
*
Tartışmaya son noktayı, İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Prof. Dr. İsmail Duman koydu:
“Mühendislikte, özellikle çevre biliminde arıtma demek; arıttığınız şeyi alıcı ortama vermek demektir... Ancak bunu yapabilmek için, arıtılan suyun dereyi, gölü, denizi, havayı ya da toprağı mevcut kalitesinden daha iyi bir duruma getirmesi gerekir...”
Öyle ya!
“Projelerde arıtma öngörülüyorsa, arıttıkları şeyi çevreye bıraksınlar da görelim... Madem arıtılıyor, neden barajda depolanıyor?”
*
Sözde “arıtma” tesisini allayıp pullayarak...
Tazecik bir gelin gibi kamuoyuna sunan “siyanürcü baba şirket”...
Geniş kesimleri ikna etmeyi başaramadı...
Çevreciler ne kadar medeni ise...
Emperyalizmin maşaları bir o kadar vahşiydi!
Varlığı başlı başına büyük bir tehdit ve tehlike oluşturan Bergama–Ovacık siyanürlü altın madeninde, zehirci şirket hiç istemediği birçok sıkı önlemi almaya zorlandı...
*
Peki bugün Türkiye genelinde durum nedir?
İşletilen ya da işletilmeye hazırlanan siyanürlü altın madenlerinde neler yaşanıyor?
Bergama’da, büyük bedeller ödenerek elde edilen önlemlerin kaç tanesi bu sahalarda uygulanıyor?
Yoksa her yerde geçerli olan şu anlayış mı çok acıklı?
“Saldım çayıra Mevlam kayıra!”
Ardı ardına gelen felaketlere bakılırsa, ne yazık ki tablo bu atasözünü doğruluyor...
Bilimin uyarıları, hukukun sınırları ve halkın yaşam hakkı hiçe sayıldığında geriye kalan; kirlenmiş topraklar, zehirlenmiş sular ve kalıcı bir güvensizlik ortaya çıkar...
Bergama’da yıllarca verilen mücadele, yalnızca bir yerel direniş değildir.
O mücadele; aklın, sorumluluğun ve hesap verme ahlakının, kaderci savrukluğa karşı yükselttiği tarihsel bir itiraz olarak değerlendirilmelidir...
Bergama, altına karşı değil; “uyutulmaya” karşı direndi.
Bilimin sustuğu, hukukun eğildiği yerde “kader” konuşur sanılır.
Oysa hepimiz iyi biliriz ki:
“Aslında kader değil, karşı duruşlar yazılır hep tarihe...”
Nokta...

Hamiş: Biz yine 36 yıl öncesine dönelim ve sözü… Bergama'nın efsane Belediye Başkanı Sefa Taşkın'a bırakalım… Diyor ki, Sefa Başkan:
“36 yıl önce nasılsak bugün hala öyleyiz!”
Kıdemli Başkan'ın anlattıkları Türkiye için ibretliktir…
Ve yine...
Özellikle bizi yönetenlerin…
Bi’kez daha...
Bu dehşetengiz “Siyanürlü Topraklar” acısını...
Virgülüne kadar okumalarında büyük yarar vardır!
Sonsöz: “Altın kime giderse gitsin, gücü beraberinde götürür... / Anonim...”