İzmir, Türkiye'nin üçüncü büyük şehri. Tarihiyle, kültürüyle, ticaret potansiyeliyle ve insan kaynağıyla sadece Ege'nin değil, Türkiye'nin lokomotif şehirlerinden biridir. Ancak insan ister istemez şu soruyu soruyor: Bu kadar büyük bir potansiyele sahip bir şehir neden yıllardır aynı sorunlarla anılıyor?
Bugün Türkiye'nin herhangi bir yerinde İzmir konuşulduğunda akla ilk gelen şeyler ne oluyor? Trafik, altyapı sorunları, körfezdeki kirlilik tartışmaları, yağmur sonrası yaşanan su baskınları ve bitmek bilmeyen kentsel dönüşüm meseleleri...
Oysa İzmir'in gündemi bunlar olmamalıydı.
Yıllardır aynı siyasi anlayış tarafından yönetilen bir şehirde artık mazeretlerin son bulması gerekir. Çünkü bir belediye için zaman en büyük mazeret değil, en büyük avantajdır. Bir yıl yönetirsiniz, bazı eksikler anlaşılabilir. Beş yıl yönetirsiniz, belirli sorunların çözülmesi beklenir. Ama onlarca yıl boyunca yönetimde kalıp hâlâ temel belediyecilik hizmetlerinde sorun yaşıyorsanız vatandaşın hesap sorması en doğal hakkıdır.
Bugün İzmir'in birçok noktasında trafik günlük hayatın en büyük problemlerinden biri hâline gelmiş durumda. Sabah ve akşam saatlerinde ana arterlerde oluşan yoğunluk artık sıradan bir durum olarak kabul ediliyor. Oysa modern şehir yönetimi, sorunları kanıksamayı değil çözmeyi gerektirir. İnsanlar saatlerini trafikte kaybetmeyi kader olarak görmek zorunda değildir.
Yağmur konusu da benzer bir tabloyu ortaya koyuyor. Gelişmiş şehirlerde yağmur bereket olarak görülürken İzmir'de birçok vatandaş için endişe kaynağına dönüşüyor. Her kuvvetli yağıştan sonra aynı görüntüler ekranlara yansıyor. Su altında kalan yollar, kapanan güzergâhlar, zarar gören iş yerleri ve evler... Sorun sadece yağmurun şiddeti değil; yıllardır konuşulan altyapı eksikliklerinin bir türlü tamamen giderilememesidir.
Bir diğer önemli başlık ise körfez. İzmir Körfezi, şehrin en büyük doğal zenginliklerinden biri. Dünyanın birçok kentinde deniz kıyıları ekonomik ve sosyal kalkınmanın merkezinde yer alırken İzmir'de yıllardır körfezdeki kirlilik ve koku tartışmaları gündeme geliyor. Vatandaş haklı olarak soruyor: Bu şehir onlarca yıldır aynı yönetim anlayışıyla idare ediliyorsa neden hâlâ körfezin geleceğini konuşuyoruz? Neden sonuçları konuşamıyoruz?
İşin siyasi boyutuna gelince İzmir'de ilginç bir tablo var. Yerel yönetimler söz konusu olduğunda CHP yıllardır güçlü bir destek alıyor. Ancak şehre yapılan büyük ölçekli yatırımlar konuşulduğunda çoğu zaman merkezi hükümet projeleri öne çıkıyor. İstanbul-İzmir Otoyolu, Konak Tüneli, Sabuncubeli Tüneli, şehir hastanesi yatırımları, otoyol bağlantıları ve devam eden yüksek hızlı tren projeleri gibi çalışmalar kamuoyunda geniş yer buluyor.
Bu noktada vatandaş şu soruyu sormaya başlıyor:
Eğer şehrin en büyük yatırımları merkezi hükümet tarafından gerçekleştiriliyorsa, belediye yönetimi onlarca yıllık iktidar avantajını hangi alanlarda kullanıyor?
Bu soru siyasi değil, demokratik bir sorudur. Çünkü demokrasi sadece oy vermek değildir. Demokrasi aynı zamanda hesap sormaktır. Bir siyasi parti bir şehri uzun yıllardır yönetiyorsa başarıları kadar eksikleri de sorgulanmalıdır. Bu sorgulama düşmanlık değil, vatandaşlık görevidir.
Ne yazık ki İzmir siyasetinde belediye yönetimine yönelik her eleştiri siyasi saldırı olarak yorumlanıyor. Oysa gelişmiş demokrasilerde eleştiri bir tehdit değil, gelişimin temel aracıdır. Şehirde çözülmeyen bir sorunu dile getiren vatandaşın amacı siyaset yapmak değil, yaşadığı kentin daha iyi yönetilmesini istemektir.
İzmir'in artık sloganlardan çok sonuçlara ihtiyacı var.
Bu şehir ideolojik tartışmalarla değil, güçlü altyapıyla büyür. Sosyal medya paylaşımlarıyla değil, çözülen sorunlarla gelişir. Basın açıklamalarıyla değil, tamamlanan projelerle ilerler.
İzmirliler yıllardır aynı vaatleri dinliyor. Aynı hedefleri duyuyor. Aynı sorunları konuşuyor. Fakat bir şehrin geleceği sürekli vaatlerle inşa edilemez. Bir noktadan sonra vatandaş yapılanları görmek ister. Çünkü şehirler siyasi partilere ait değildir. Şehirler o şehirde yaşayan insanlara aittir.
İzmir'in hak ettiği şey daha fazla polemik değil, daha fazla hizmettir. Daha fazla mazeret değil, daha fazla sonuçtur. Ve belki de artık en önemli soru şudur:
İzmir Yönetiliyor mu, Yönetiliyormuş Gibi mi Yapılıyor?