Bir pankart… Üzerinde Kur'an-ı Kerim'den yalnızca bir ayet yazıyor: "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol." (Hûd Suresi, 112)

Ne bir hakaret var, ne bir tehdit, ne de bir nefret söylemi… Sadece doğruluğu ve istikameti ve öğütleyen bir mesaj. Fakat bu pankartın bir mezuniyet töreninde görünmesi bile bazılarını rahatsız etmeye yetiyor.

İşte tam da burada durup düşünmek gerekiyor: Bir toplum ne zaman kendi inancının görünürlüğünden rahatsız olmaya başlar?

Bugün dünyanın birçok yerinde İslamofobi denildiğinde akla camilere yapılan saldırılar, Kur'an-ı Kerim'in yakılması, başörtülü kadınlara yönelik fiziksel şiddet ya da Müslümanlara karşı işlenen nefret suçları geliyor. Bunlar elbette İslamofobinin en sert ve en görünür yüzü. Ancak İslamofobi yalnızca taş atan ellerde değildir.

Bazen küçümseyen bir bakışta…

Bazen alaycı bir cümlede…

Bazen de "Bunlar neden bu kadar görünür oldu?" sorusunda gizlidir.

Çünkü önyargı, her zaman bağırarak konuşmaz. Çoğu zaman medeni bir dilin içine saklanır.

Geçtiğimiz günlerde Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyet töreninde yaşanan tartışma bunun en güncel örneklerinden biri oldu. Mezun öğrencilerin taşıdığı ve Kur'an-ı Kerim'in Hûd Suresi'nin 112. ayetini içeren pankartın görünmesinin engellenmeye çalışıldığı yönündeki görüntüler kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. İlginç olan pankartın içeriği değildi. Çünkü ayetin söylediği şey çok açıktı:

"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol."

Bugün herhangi bir etik dersinde anlatılabilecek, herhangi bir hukuk fakültesinin duvarına asılabilecek kadar evrensel bir ilke. Rahatsızlık, mesajdan değil; mesajın Kur'an'dan gelmesinden kaynaklanıyorsa, işte o zaman mesele sadece bir pankart meselesi olmaktan çıkar. Bu durum bize şu soruyu sorduruyor:

Sorun gerçekten dini söylem mi, yoksa İslam'ın görünür olması mı?

Benzer bir tartışma iş insanı Tijen Mergen'in Boğaziçi Üniversitesi mezuniyet törenine ilişkin yaptığı sosyal medya paylaşımıyla yeniden alevlendi. Mergen'in "Çarşaflı öğrenciler, anneler, takke takan babalar... Türkiye'nin önde gelen bilim yuvasında daha çağdaş bir portre görmek isterdim. Yıllar içinde Türkiye'deki değişimin aynen üniversitemde de olduğunu içim buruk seyrettim..." ifadeleri, geniş bir kesim tarafından eleştirildi. Elbette herkes düşüncesini açıklamakta özgürdür. Ancak özgürlük, kullanılan ifadelerin toplumsal etkisini tartışılmaz hâle getirmez. Çünkü burada insanlar herhangi bir davranışları nedeniyle değil; yalnızca kıyafetleri nedeniyle bir duygunun nesnesi hâline getiriliyordu. Şöyle düşünelim…

Bir iş insanı, "Mini etekli anne, küpeli baba gördüm, içim buruk seyrettim." deseydi ne olurdu?

Ya da "Kipa takan aileleri görünce üzüldüm."

Veya "Haç kolyesi taşıyan aileler beni rahatsız etti."

Muhtemelen toplumun çok büyük bir kesimi bunu ayrımcı bir söylem olarak değerlendirirdi. Peki aynı yaklaşım Müslümanlar söz konusu olduğunda neden "kişisel gözlem" olarak sunulabiliyor? İşte İslamofobi tam da burada başlıyor. Çünkü İslamofobi sadece cami yakmak değildir.

Başörtüsünü geri kalmışlığın sembolü olarak görmek de İslamofobidir.

Takkeyi çağdışılık olarak etiketlemek de öyledir.

Kur'an ayetinin kamusal alanda bulunmasını problem olarak görmek de...

Bir öğrencinin secde ettiği fotoğrafı "tehlikeli" bulmak da...

Bir annenin başörtüsünü "burukluk" sebebi saymak da...

Sorun din değildir. Sorun, belirli bir dinin görünürlüğüne duyulan tahammülsüzlüktür. Oysa gerçek çoğulculuk, yalnızca bize benzeyen insanların özgürlüğünü savunmak değildir.

Özgürlük; farklı olana tahammül edebilmektir.

Laiklik de tam olarak bunu güvence altına alır.

Ne dini dayatır ne de dini kamusal alandan silmeye çalışır.

Türkiye yakın tarihini hatırlayalım.

Başörtülü öğrencilerin üniversite kapılarında bekletildiği günler...

Diplomasını almak için peruk takmak zorunda bırakılan genç kadınlar...

Kamu kurumlarında çalışabilmek için inancını gizlemek zorunda kalan insanlar...

Bunlar, Türkiye'nin demokrasi ve özgürlükler tarihinde unutulmaması gereken acı sayfalardı.

Ancak bu tablo, özellikle AK Parti iktidarları döneminde gerçekleştirilen demokratikleşme adımları ve Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın kararlı siyasi iradesiyle önemli ölçüde değişti. Yıllarca eğitim, çalışma ve kamusal hayata katılım hakkını sınırlayan başörtüsü yasakları kaldırıldı; milyonlarca vatandaş inancı ile kamusal yaşam arasında tercih yapmak zorunda bırakılmadı. Bu değişim, yalnızca bir kıyafet yasağının sona ermesi değil, aynı zamanda din ve vicdan özgürlüğünün daha geniş bir güvenceye kavuşması bakımından da Türkiye'nin demokratikleşme sürecinde önemli bir dönüm noktası oldu.

Whatsapp Image 2026 07 24 At 07.56.43

Ne var ki hukuki engellerin büyük ölçüde ortadan kalkmış olması, toplumsal önyargıların da tamamen sona erdiği anlamına gelmiyor.

Çünkü bazen yasaklar kalkıyor, ama yasakçı zihniyet yaşamaya devam ediyor. Ve çoğu zaman bir bakış, yasaktan daha derin yaralar açıyor. Çünkü insanlar dışlanmayı en çok bakışlardan öğreniyor.

Bir toplumun demokrasi seviyesi, çoğunluğun ne kadar özgür olduğuyla değil; azınlıkta kalanların, farklı düşünenlerin ve farklı yaşayanların kendilerini ne kadar güvende hissettikleriyle ölçülür.

Bugün başörtülü bir annenin mezuniyet törenine katılması birilerini rahatsız ediyorsa…

Bir ayetin pankarta yazılması "fazla" bulunuyorsa…

Bir babanın takkesi tartışma konusu oluyorsa…

Ortada sadece kişisel beğeniler değil, toplumsal bir önyargı sorunu vardır.

Kimsenin Kur'an okumak zorunda olmadığı gibi, kimsenin Kur'an'dan bir ayet taşıdığı için rahatsız edilmemesi de gerekir.

Kimsenin başörtüsü takmak zorunda olmadığı gibi, başörtüsü taktığı için ötekileştirilmemesi de gerekir.

Çünkü özgürlük, yalnızca bizim gibi yaşayanların değil; bizim gibi yaşamayanların da hakkını koruyabildiği ölçüde anlam kazanır.

Asıl soru şudur:

Bir ayetten mi korkuyoruz?

Yoksa o ayetin temsil ettiği kimlikten mi rahatsız oluyoruz?

Bu soruya verilecek dürüst cevap, yalnızca İslamofobiyi değil, demokrasi anlayışımızı da ortaya koyacaktır.