1925 yılı kışında Doğu Anadolu, genç cumhuriyetin ilk aylarında Şeyh Said Ayaklanması ile karşı karşıya kalır. O günlerde Diyarbakır’ın Lice ilçesinde görev yapan genç ve idealist Kaymakam Mahmut Asım Bey, emrindeki sınırlı sayıdaki güvenlik gücüyle devleti temsil etmeye ve idari düzeni sağlamaya çalışıyordu.
Ancak isyanın kısa sürede büyüyerek ilçeyi sarması ve silahlı grupların kuşatması karşısında direnişin sürdürülmesi imkânsız hale geldi. İsyancı gruplar; Kaymakam Asım Bey’i, altı aylık hamile eşi Sehavet Hanım’ı ve iki yaşındaki küçük kızları Selma’yı rehin alarak dağlara kaçırdılar.
Aile için Lice ile Hani arasındaki iki bin metre yükseklikteki sarp dağlarda aylar sürecek dondurucu ve tehlikeli bir esaret dönemi başladı. Şubat ayından Mayıs ayına kadar kar altındaki mezralarda, metruk evlerde ve zifiri karanlık mağaralarda; açlık, dondurucu soğuk ve her an öldürülme korkusuyla geçen bu çetin yolculukta hamile anne 38 kiloya kadar düştü. Fakat kışın ortasında, silahların gölgesinde ve yokluğun tam ortasında tarihe geçecek bir mucize gerçekleşti.
Karlı dağların eteklerinde, isyanın dumanları arasında bir bebek dünyaya gözlerini açtı. Doğum sırasında bebeğin boynuna göbek bağı dolanmış, çevredeki kadınlar bıngıldaktaki morluğu görerek bebeğin ölü doğduğunu sanmıştı. Ancak bıngıldak bölgesindeki hafif nabız son anda fark edildi ve bebeğin ilk nefesini alması sağlandı. Annenin yaşadığı büyük travma, dondurucu soğuk ve yetersiz beslenme nedeniyle sütü kesilmişti. Çaresizlik içindeki aileye dağ köylerindeki yerel kadınlar yardım elini uzattı; Liceli kadınlar bebeği sırayla emzirerek hayatta kalmasını sağladı.
İsyanın bastırılması ve askeri birliklerin bölgeye ulaşmasıyla aile, aylarca süren esaretten sağ salim kurtarıldı. Baba Asım Bey; tüm felaketlerden, çatışmalardan ve ölüm tehdidinden sağ çıkan oğluna "savaştan sağ ve zaferle dönmüş kişi" anlamına gelen Gazi ismini verdi.
Bir dağ mezrasında doğan bu esaret çocuğu, büyüdükçe bilime ve evrene karşı derin bir merak geliştirdi. Ankara Atatürk Lisesi'nin Latince sınıfında okuyarak gelecekteki tıp kariyerinin dilsel ve zihinsel temellerini attı. İkinci Dünya Savaşı'nın çalkantılı atmosferinde özel imkânlarla Viyana'ya, ardından Almanya ve İsviçre'ye geçerek tıp eğitimini sürdürdü. Tıp yolculuğuna Jena'daki hastanelerde en alt kademeden; hasta bakıcılık, yatak temizliği ve koridor yıkama işleriyle başladı.
Zürih Üniversitesi Beyin Cerrahisi Kliniği'ne geçtiğinde ise tıp tarihinin en büyük zihinsel ve teknik devrimlerinden birine imza attı.
Ameliyatlarda cerrahi mikroskobu ilk kez beynin hassas damar ve sinir yapısına uygulayarak mikro beyin cerrahisinin kurucusu ve babası kabul edildi. Beyin tümörleri, anevrizmalar ve damar rahatsızlıklarında geliştirdiği özel klipsler, baypas yöntemleri ve mikroskobik teknikler sayesinde o güne kadar ulaşılamaz ve ameliyat edilemez görülen binlerce hastayı sağlığına kavuşturdu. Beş kıtadan üç binden fazla cerrahı bizzat eğiterek modern tıp dünyasında "onun öncesi ve onun sonrası" şeklinde ifade edilen yepyeni bir çağ açtı.
1999 yılında Amerikan Nörolojik Cerrahlar Kongresi tarafından "Yüzyılın Beyin Cerrahı" ilan edilen, adına ABD ve Avrupa'nın en saygın üniversitelerinde kürsüler kurulan ve doğduğu şehir Diyarbakır'daki bölge hastanesine adı verilen bu efsanevi bilim insanı; 1925 yılında karlı dağlarda rehin tutulan bir ailenin mucize bebeği olarak dünyaya gelen Türk beyin cerrahı Ord. Prof. Dr. Gazi Yaşargil'di.