Uzmanlara göre küresel güç dengeleri, Amerika Birleşik Devletleri merkezli tek kutuplu düzenden çok kutuplu bir sisteme doğru evrilmektedir. Bu süreç, ülkelerin ekonomik ve siyasi ağırlıklarının ve rollerinin değişmesi gerektiğini göstermektedir. Ulusal çıkar çatışmalarının neden olduğu, perde arkasında ve masa başında başlayan güç savaşları artık yerini sahaya bırakacak gibi görünüyor. Bunu meşrulaştırmak için kullanılan araçlardan biri de tarih; ama uydurdukları tarih!
Sözde soykırım yalanları Ermenistan’dan sonra bazı Balkan ülkelerinden de gelmeye başladı. Bunlara verilecek kanıtlar elbette var; fakat en güzel cevap, kendi yaptıkları soykırımları ortaya dökmektir.
1912-1913 Balkan Savaşları, Türk göç tarihinin en kritik dönüm noktalarından biri ve son asrın en büyük kitlesel insan trajedilerinden biridir. Bu süreç Osmanlı Devleti açısından yalnızca askeri mağlubiyetlerle sınırlı kalmamış; Balkanlar'daki Türk-Müslüman varlığını sistematik bir biçimde sona erdirmeyi hedefleyen geniş çaplı etnik temizlik hareketlerine ve kitlesel göç dalgalarına yol açmıştır.
Balkanlar’daki Müslüman-Türk nüfusunu radikal bir biçimde değiştiren bu süreç, Türk tarihinin tanıklık ettiği en dramatik nüfus hareketlerinden biridir.
93 Harbi sırasında Rus ve Bulgar saldırılarından kaçan 600 bin ile 1,5 milyon arasındaki Müslüman-Türk göç yollarına düşmüştür. 1912-1913 Balkan Savaşları ise bu yıkımı daha da derinleştirmiş; 1.450.000 ila 1.500.000 arasında muhacir yerinden edilmiş veya katliama uğramıştır. Osmanlı kayıtlarına göre 1912-1920 yılları arasında Balkanlar’dan Anadolu’ya ulaşan muhacir sayısı 413.922 olarak kaydedilse de asker ve memur aileleriyle bu rakamın 450 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Tarihçi Justin McCarthy’nin en düşük tahminleri baz alarak aktardığı verilere göre (1821-1922 genel sürecinde); 5,3 milyondan fazla Müslüman topraklarından sürülmüş, 5 milyondan fazlası ise doğrudan katliamlar, açlık, tifo, tifüs ve kolera gibi salgın hastalıklar ile ağır kış şartları nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Yalnızca Balkan Savaşları’nda işgal edilen bölgelerdeki Müslüman nüfusun %27’si (yaklaşık 632.408 kişi) yok olmuştur. Göç kafileleri kış şartlarında, yiyecek ve kıyafetten yoksun şekilde hareket etmek zorunda kalmıştır. Selanik ve Edirne gibi merkezlerde on binlerce muhacir ve esir asker, açıkta ve yiyeceksiz bırakılarak ölüme terk edilmiştir. Kaçanlar arasında Türklerin yanı sıra Arnavutlar, Yahudiler ve diğer Müslüman unsurlar da yer almıştır.
Balkanlar’da kurulan yeni devletler (Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan, Karadağ), bölgede homojen Hristiyan ulus devletler inşa etmek amacıyla "Türksüzleştirme" politikası yürütmüştür. Müslüman nüfusu korkutup kaçmaya zorlamak için toplu katliamlar yapılmış, kulak-burun kesme ve göz oyma gibi işkenceler uygulanmış; siviller camilere ve samanlıklara doldurularak diri diri yakılmıştır. Kadınlara yönelik sistematik tecavüzler bir savaş aracı olarak kullanılmıştır. Türklerin geri dönmesini engellemek amacıyla mülklerine el konulmuş, evleri ve köyleri yakılmış, ellerindeki topraklar yoksul yerel halka dağıtılmıştır. Balkan Savaşları sırasında yüzlerce Türk köyü haritadan silinmiştir. Müslüman halk sistematik olarak silahsızlandırılırken gayrimüslim ahali ordu tarafından silahlandırılmıştır. Şehirlerdeki sivil ve dini liderler, memurlar ve tüccarlar öncelikli olarak hedef alınarak toplum örgütsüz bırakılmıştır. İşgal edilen bölgelerde, özellikle Pomak ve Türk nüfusa süngü zoruyla vaftiz uygulanmış; Hristiyan isimleri verilmiş, camiler yakılmış veya tahrip edilmiştir.
Sivil halka yönelik gerçekleştirilen ihlaller, uluslararası raporlar ve sahadaki Avrupalı gazetecilerin tanıklıklarıyla belgelenmiştir. New York Times Sırp ordusunun arkasında bıraktığı yıkımı ve kurulan "darağacı sokaklarını" haberleştirmiş; Daily Telegraph Selanik’teki insani dramı duyurmuştur. Gazeteci Lev Troçki ve İngiliz araştırmacı Edith Durham sahadaki katliamları ve yakılan köyleri ayrıntılarıyla rapor etmiştir. Uluslararası Carnegie Heyeti; kitlesel katliamları, işkenceleri, köylerin yakılmasını, Saray Adası ve Selanik’teki esirlerin açlığa terk edilmesini ve zorla vaftiz uygulamalarını yerinde inceleyerek belgelemiş, yaşananların organize bir etnik temizlik olduğunu tescillemiştir.
Bu büyük felakete giden süreç, Osmanlı Devleti’nin çöküşü engellemek adına uyguladığı "Osmanlıcılık" ve "İslamcılık" politikalarının iç ve dış dinamikler nedeniyle başarısızlığa uğraması ile başlamıştır. Yüzyıllardır süregelen millet sistemi tebaanın devlete değil, kendi dini kurumlarına bağlanmasına yol açmıştı. 19. yüzyılda güçlenen gayrimüslim burjuvazi kendi bağımsız devletlerini kurmayı tercih etti. Avrupalı devletlerin azınlıkları koruma bahanesiyle müdahaleleri ayrılıkçılığı körükledi. Nihayetinde tüm unsurları "Osmanlı" kimliğinde birleştirme çabası için çok geç kalınmıştı.
İslamcılık fikri de Balkanlar'daki Hristiyan ayaklanmalarını durdurmada etkisiz kaldığı gibi, Müslüman tebaa arasında etnik ve yerel bağların önüne geçemedi. Devletin askeri ve mali zayıflığı sebebiyle can ve mal güvenliğini sağlayamaması, halkı merkezi otorite yerine kendi yerel ve milliyetçi savunma mekanizmalarına yöneltti.
Yaşanan bu büyük felaket, Anadolu'nun sosyal ve siyasal yapısını kökten değiştirmiştir.
Sığınan muhacirlerin yaklaşık 100 bini Anadolu'ya, 150 bini İstanbul'a, 150 bini ise Rodoplar ve Batı Trakya'da kalan güvenli bölgelere yerleştirilmiştir. Göçler sonucunda, bugünkü Türkiye sınırları içindeki Müslüman nüfus oranı 1800'lerde %70 civarındayken, Balkan Savaşları öncesinde %80'in üzerine çıkmıştır.
Bir Rumeli imparatorluğu olan Osmanlı’nın bölgedeki 550 yıllık hakimiyetinin sona ermesi toplumsal hafızada derin bir travma yaratmış, Osmanlı'nın Batı'daki "Hasta Adam" imajını pekiştirmiştir. Yaşanan mezalim ve kayıplar, Türk toplumunda ve idarecilerinde Anadolu'yu "vatanın son kalesi" olarak görme hissini doğurmuştur. Bu durum, Milli Mücadele’ye zemin hazırlayan güçlü bir hayatta kalma refleksini ve milli bilinci ateşlemiştir.
"İnsan, tarihe her istediğini söyletebilir; çünkü ölüler itiraz edemezler." Cenap Şahabettin’in bu sözü doğru ama eksiktir. Ecdad cevap veremez ama bayrağı kim devraldıysa o itiraz edecek ve gereken cevabı verecektir… Tarih bir milletin namusudur. Tarihini bilmeyen, öğrenmeyen milletler ruhunu kaybeder. O nedenle tarihimize sahip çıkmak ve onu korumak zorundayız…