Kardeşler arasında başlayan kavga, yalnızca iki insanın meselesi değildir. Kabil ile Habil’den bugüne uzanan insanlık hikâyesi, bize gücün nasıl kullanılacağını, kardeşliğin nasıl korunacağını ve insanın hangi tarafta duracağını yeniden hatırlatır.
Kardeşler arasında kavga gündeme geldiğinde insanlığın hafızasında ilk akla gelen hadise, şüphesiz
Kabil ile Habil kıssasıdır.
Kur’an, insanlık tarihinin bu ilk kardeş çatışmasını anlatırken aslında yalnızca geçmişte yaşanmış bir cinayeti haber vermez.
İnsan tabiatının,
kıskançlığın, öfkenin, hırsın ve sahip olunan gücün yanlış kullanılmasının nelere yol açabileceğini de gösterir.
Habil’in Kabil’e söylediği söz ise asırlar boyunca insanlığın vicdanında yankılanmaya devam eder:
“Sen beni öldürmek için elini uzatsan da ben seni öldürmek için elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.”
(Mâide, 5/28)
Bu cümle, belki de insanlık tarihinin en önemli ahlâk derslerinden biridir.
EL SADECE EL DEĞİLDİR
Ayetin dikkat çekici ifadelerinden biri “yed” ve onunla bağlantılı “bast” kavramlarıdır.
“Yed” ilk anlamıyla el demektir.
Ancak Kur’an’ın dilinde el, yalnızca insan bedenindeki bir uzvu ifade etmekle kalmaz.
Bağlama göre güç, kudret, imkân, tasarruf ve hâkimiyet anlamlarını da taşıyabilir.
Bu açıdan bakıldığında Habil’in sözü yalnızca, “Seni fiziksel olarak öldürmeyeceğim.” anlamına indirgenmemelidir.
Mesele daha geniştir:
“Sen sahip olduğun gücü bana karşı kullansan bile ben kendi gücümü seni yok etmek için kullanmayacağım.”
İşte burada insanın ahlâkî sınırı ortaya çıkar.
Çünkü insanı insan yapan yalnızca sahip olduğu güç değildir; gücünü nerede durduracağını bilmesidir.
KATİLLİK SADECE ÖLDÜRMEK DEĞİLDİR
Kardeş katli denildiğinde çoğu zaman aklımıza yalnızca fizikî öldürme gelir.
Oysa insan, kardeşini yalnızca silahla öldürmez.
Bazen siyasette bir insanın itibarını yok ederek öldürür.
Bazen ekonomide onu imkânsızlığa mahkûm ederek…
Bazen ilimde önünü keserek…
Bazen makam ve yetkisini kullanarak…
Bazen din ve inanç alanında onu dışlayarak, ötekileştirerek…
Bazen de hakkında ürettiği iftira, itham ve düşmanlıklarla onun toplumdaki varlığını aşındırarak…
Bütün bunlar, “yed”in, yani sahip olunan imkân ve gücün ahlâk dışı kullanımına dönüşebilir.
Oysa Habil’in mirası bize şunu söyler:
Gücün varsa, onu kullanmak zorunda değilsin.
Çünkü ahlâk, insanın yapabileceği her şeyi yapmaması; yapabileceği bazı şeylerden Allah korkusu, vicdan ve adalet adına vazgeçebilmesidir.
KABİL DE BİZİM İÇİMİZDE, HABİL DE
Kabil ile Habil kıssasını yalnızca iki kardeşin hikâyesi olarak okumak kolaydır.
Asıl mesele ise insanın kendi içindeki Kabil ve Habil ile yüzleşmesidir.
Hırslandığımızda Kabil ortaya çıkabilir.
Kıskandığımızda Kabil konuşabilir.
Bir başkasının başarısını kendimize tehdit olarak gördüğümüzde Kabil güçlenebilir.
Elimize makam, para, bilgi, yetki veya nüfuz geçtiğinde onu başkasını ezmek için kullanıyorsak, Kabil’in yoluna yaklaşmış oluruz.
Ama bütün bunlara rağmen elimizi geri çekebiliyorsak…
İntikam imkânımız varken affedebiliyorsak…
Gücümüz yettiği hâlde zulmetmiyorsak…
Rakibimizi yok etmek yerine hakkını teslim edebiliyorsak…
İşte o zaman Habil’in ahlâkına yaklaşırız.
Vicdan bizi hem menşeimize hem özümüze çağırıyor.
Çünkü insanın içinde Kabil’in de Habil’in de hikâyesinden izler vardır.
Hangi davete icabet edeceğimiz, nihayetinde bize kalıyor.
KARDEŞLİK SADECE DUYGU DEĞİLDİR
İslam’ın kardeşlik anlayışı, sadece insanların birbirini sevmesini tavsiye eden romantik bir çağrı değildir.
Kardeşlik aynı zamanda hukuktur.
Hakkı gözetmektir.
Emanete riayet etmektir.
İhtiyaç sahibinin elinden tutmaktır.
Bir başkasının hakkını kendi menfaatine feda etmemektir.
Rakibine karşı bile adaleti koruyabilmektir.
Bu sebeple Kur’an’ın, “Müminler ancak kardeştirler” (Hucurât, 49/10) buyruğu, kardeşliği yalnızca bir duygu değil, toplumsal bir sorumluluk olarak da karşımıza çıkarır.
Kardeşlik varsa dayanışma vardır.
Kardeşlik varsa güven vardır.
Kardeşlik varsa adalet vardır.
Kardeşlik varsa insan, sahip olduğu gücü başkasının aleyhine sınırsız biçimde kullanamaz.
MEDENİYETİMİZ KARDEŞLİĞİ KURUMSALLAŞTIRDI
Belki de burada medeniyetimizin önemli kurumlarından biri olan Ahîlik geleneğini yeniden hatırlamak gerekir.
Ahîlik, kardeşliği yalnızca sözde bırakmamış; onu ahlâk, meslek, ticaret ve toplumsal dayanışma hayatının içine yerleştirmiştir.
Ahîlikte insan, yalnızca kazanan bir tüccar değildir.
Helal kazanç önemlidir ama yeterli değildir.
Esnafın müşterisine karşı dürüst olması, ölçü ve tartıda adaleti gözetmesi, meslektaşının hakkına riayet etmesi, ihtiyaç sahibini gözetmesi ve toplumun güvenini koruması beklenir.
Çünkü kazanç ahlâktan koparsa kardeşlik zarar görür.
Ahîlik bize tam da bunu hatırlatır:
Birlikte yaşamak, birbirini tüketmek değil; birbirini yaşatmaktır.
“BEN ELİMİ UZATMAYACAĞIM!”
Bugün siyasetten ekonomiye, akademiden bürokrasiye, sosyal hayattan dinî alana kadar hayatımızın her alanında elimizde çeşitli güçler bulunuyor.
Kiminin elinde makam var.
Kiminin elinde para.
Kiminin elinde bilgi.
Kiminin elinde medya ve iletişim imkânı.
Kiminin elinde kalem.
Kiminin elinde ise yalnızca sözü…
Asıl imtihan, “yed”imizi nasıl kullandığımızdır.
Bize zarar veren birine zarar verme imkânımız olduğunda ne yapacağız?
Bir başkasının önünü kesebilecek güce sahip olduğumuzda ne yapacağız?
Elimizdeki imkânı bir intikam aracına mı, yoksa adalet ve iyilik vasıtasına mı dönüştüreceğiz?
Habil’in sözü burada yeniden karşımıza çıkıyor:
“Sen elini uzatsan da ben sana karşı elimi uzatmayacağım.”
Bu, pasiflik değildir.
Bu, güçsüzlük değildir.
Bu, hakkından vazgeçmek de değildir.
Bu; gücün ahlâkla sınırlandırılmasıdır.
KABİL’DEN HABİL’E, KATLİAMDAN KARDEŞLİĞE
İnsanlık tarihi Kabil ile başladı demiyorum; fakat insanlığın ilk büyük kardeşlik imtihanlarından biri Kabil ile Habil üzerinden bize anlatılıyor.
Bugün bize düşen, bu kıssayı yalnızca okumak değil, kendimizi onun karşısında okumaktır.
Elimizdeki güç bizi Kabil’e mi yaklaştırıyor, Habil’e mi?
Kardeşimizin başarısı bizi sevindiriyor mu, rahatsız mı ediyor?
Rakibimizi yenmekle yetiniyor muyuz, yoksa onu yok etmeye mi çalışıyoruz?
Sahip olduğumuz imkânı başkasının hakkını almak için mi, yoksa hakkı korumak için mi kullanıyoruz?
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey budur:
Kardeşimizi öldürmekten önce onu yaşatmayı düşünmek.
Çünkü medeniyet, yalnızca güçlü insanların ortaya çıkmasıyla kurulmaz.
Medeniyet, güçlü olanın elini ne zaman geri çekeceğini bilmesiyle kurulur.
Kabil’in elini uzattığı yerde Habil elini geri çekti.
İnsanlık o günden bugüne hâlâ aynı soruyla karşı karşıya:
Elimizdeki gücü kardeşimizi yok etmek için mi kullanacağız, kardeşliğimizi yaşatmak için mi?
Cevap, her birimizin kendi vicdanında saklı.
Ve belki de Habil’den Ahîliğe uzanan en büyük ders şudur:
Kardeşlik, birbirimize zarar vermeme iradesiyle başlar; birbirimizi yaşatma ahlâkıyla medeniyete dönüşür.