Türkiye çok kritik bir eşikten geçiyor. “Çerçeve Yasa” tartışmaları yalnızca bir hukuk düzenlemesi tartışması olmaktan çıktı; şehit ailelerinin, gazilerin ve toplumun geniş kesimlerinin vicdanında karşılık bulan bir mesele hâline geldi.

Çünkü konu yalnızca Meclis’te kullanılan oylardan ibaret değil.
Konu terörle mücadelede verilen bedelin nasıl anlamlandırılacağıdır.
Konu, bu ülkenin evlatlarının neden dağlarda can verdiğidir.

Konu, gazilerimizin neden ömürlerinin geri kalanını taşıdıkları yaralarla geçirmek zorunda kaldığıdır.

Ve konu, terör örgütü PKK’nın elebaşı Abdullah Öcalan’ın adının ve taleplerinin Türkiye’nin siyasi geleceğine ilişkin tartışmalarda nasıl bir konuma getirileceğidir?

Burada sorulması gereken çok açık bir soru vardır;

Bu ülke, terörün elebaşını muhataplaştıran bir siyasi zemine mi sürüklenecek; yoksa şehitlerin ve gazilerin ödediği bedeli esas alan bir anlayış mı hâkim olacak?

Bu soruyu sormak kimseyi düşmanlaştırmak değildir.

Tam tersine, demokrasinin ve millet adına siyaset yapmanın gereğidir.

Çünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihinde terörle mücadelede verilmiş ağır bir bedel vardır.

Binlerce insanımız hayatını kaybetti.
Binlerce insanımız yaralandı.
Anneler evlatlarını, çocuklar babalarını kaybetti.
Gazilerimiz ise hayatlarının geri kalanını bedenlerinde taşıdıkları savaşın izleriyle geçirmek zorunda kaldı.

Bugün o gazilerden bazıları seslerini Meclis’e duyurmak için yürümek istedi.

Fakat TBMM’ye yürümek isteyen gazilerin polis ablukasına alınması, toplumun vicdanında çok daha büyük bir soru işareti oluşturdu.
Gazinin önüne neden bariyer konulur?

O gazi kimdir?
Bu ülkenin güvenliği için bedel ödemiş insandır.
Elinde silah yoktur.
Terör propagandası yapmıyordur.
Devlete karşı savaşmıyordur.
Sadece sesini duyurmak istiyordur.
Sadece “Beni de dinleyin” diyordur.
İşte tam da bu nedenle, gazinin önündeki bariyer yalnızca fiziksel bir bariyer değildir.

O görüntü, devlet ile vatandaş arasındaki bağ açısından son derece ağır bir semboldür.

Üstelik aynı dönemde terör örgütü PKK’nın elebaşı Abdullah Öcalan üzerinden yürütülen siyasi tartışmalar toplumun hassasiyetlerini daha da artırmaktadır.

Şunu açıkça ifade etmek gerekir;
Türkiye Cumhuriyeti, terörün elebaşını meşrulaştıracak hiçbir siyasi anlayışı normalleştirmemelidir.
Bir ülkenin geleceği konuşulurken önce o ülke için can verenlerin hatırası düşünülmelidir.

Önce şehitlerin mezar taşları düşünülmelidir.
Önce gazilerin protez bacakları, kaybettikleri uzuvları ve hayatlarının geri kalanında taşıdıkları yaralar düşünülmelidir.
Sonra siyaset yapılmalıdır.
Çünkü şehitlerimizin artık konuşacak sesi yok.
Onlar mezar taşlarıyla konuşuyor.
Annelerinin gözyaşlarıyla konuşuyor.
Yetim kalan çocukların sessizliğiyle konuşuyor.
Gazilerimiz ise hâlâ aramızda.

Ve bugün bize soruyorlar;
“Biz bu ülke için bedel ödedik. Siz bu ülkenin geleceği için ne yapıyorsunuz?”

İşte milletvekillerinin önündeki asıl sınav budur.

Çerçeve Yasa’ya destek veren milletvekilleri elbette demokratik hakları çerçevesinde oy kullanmıştır. Ancak milletvekilliği yalnızca oy kullanmak değildir.

Milletvekili, kullandığı oyun hesabını millete verebilmelidir.

“Evet” diyen neden evet dediğini anlatmalıdır.
“Hayır” diyen neden hayır dediğini anlatmalıdır.

Çünkü milletvekilleri yalnızca kendilerine oy verenlerin değil, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının tamamının temsilcisidir.

Bugün kullanılan oylar yarın tarih kitaplarında yer alacaktır.
Partiler değişecek.
İktidarlar değişecek.
Milletvekilleri değişecek.
Ama şehitlerin isimleri kalacak.
Gazilerin yaraları kalacak.
Milletin hafızası kalacak.
Ve tarih şu soruyu soracak;
Türkiye terörle mücadelede verdiği bedelin değerini korudu mu?

Benim itirazım tam da buradadır.
Terörle mücadele eden Mehmetçik ile terörün elebaşını aynı siyasi tartışmanın içine koyan anlayış arasında çok net bir mesafe olmalıdır.

Şehit ile terörist arasında ahlaki, hukuki ve vicdani hiçbir denklik kurulamaz.

Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği, terör örgütlerinin ve onların elebaşlarının talepleri üzerinden değil; Türk milletinin ortak iradesi, Anayasa, hukuk ve Cumhuriyetin temel değerleri üzerinden şekillenmelidir.

Gazilerin Meclis’e yürüyüşü de bu açıdan önemlidir.

Çünkü onlar aslında yalnızca kendileri için yürümek istemiyor.
Onlar, yıllarca bu ülkenin güvenliği için bedel ödeyen herkes adına yürümek istiyor.

Onların yürüyüşünde şehitlerin hatırası var.
Onların yürüyüşünde ailelerin gözyaşı var.
Onların yürüyüşünde Mehmetçiğin fedakârlığı var.
Ve onların yürüyüşünde “Bizi unutmayın” çığlığı var.

Polis bariyeri o yürüyüşü durdurabilir.
Ama o çığlığı durduramaz.
Çünkü bazı yürüyüşler ayaklarla yapılmaz.
Bazı yürüyüşler vicdanla yapılır.
Bugün gazinin önüne bariyer koyanlar, yarın milletin vicdanının önüne de bariyer koyamayacaklarını bilmelidir.

Şehitlerimizin emaneti bizimdir.
Gazilerimizin onuru bizimdir.
Türkiye Cumhuriyeti bizimdir.
Ve bu ülkenin geleceği hakkında karar verilirken son söz, terörün elebaşlarının değil, Türk milletinin ve onun ortak vicdanının olmalıdır.

Unutmayalım;
Şehitler unutulursa tarih susmaz.
Gaziler susturulursa vicdan susmaz.
Milletin vicdanı susturulamaz.