Türkiye’de bazı atamalar vardır; yalnızca bir koltuğun el değiştirmesi değildir. Bir dönemin ruhunu, yönünü ve niyetini anlatır.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı koltuğunda otururken açtığı davalarla, yürüttüğü soruşturmalarla ve özellikle muhalefet üzerinde kurduğu baskı tartışmalarıyla gündemden düşmeyen Akın Gürlek’in Adalet Bakanı yapılması da böyle bir atamadır.
Brezilya dizilerini izleyenler bilir…
“Bundan daha kötüsü olamaz” dediğinizin ertesi günü daha büyük bir felaketle karşılaşırsınız. Senaryo felaketler zinciri içinde sürer gider.
Türkiye’de yaşanan tablo da buna benziyor.
Bu gidişle toplum, Yılmaz Tunç dönemini bile mumla arayacak gibi görünüyor.
Gürlek’in kariyer basamaklarına bakınca Türkiye’de yargı, siyaset ilişkisinin nasıl iç içe geçtiğini görmek zor değil.
İstanbul’da ağır ceza hakimliği, mahkeme başkanlığı, ardından Adalet Bakan Yardımcılığı ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı…
Şimdi ise ülkenin en kritik koltuklarından biri; Adalet Bakanlığı.
Bu yükseliş yalnızca bürokratik bir kariyer öyküsü değildir. Çünkü adı, görev yaptığı dönemlerde verdiği kararlar ve yürüttüğü soruşturmalar nedeniyle sürekli siyasetin merkezinde yer aldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın gözdesi oldu.
Çağdaş Hukukçular Derneği davaları…
Selahattin Demirtaş dosyası…
Canan Kaftancıoğlu kararı…
Sözcü gazetesi yazarlarına verilen cezalar…
Barış Akademisyenleri dosyaları…
Şebnem Korur Fincancı kararı…
Anayasa Mahkemesi kararına rağmen Enis Berberoğlu süreci…
Liste uzayıp gidiyor.
Bu kararların her biri yalnızca hukuki tartışma konusu olmadı; aynı zamanda Türkiye’de yargı bağımsızlığı tartışmasının sembol başlıkları haline geldi.
Siyaset dünyasında da sert polemiklerin odağındaydı.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun eleştirileri, Özgür Özel’in suçlamaları, açılan davalar, tazminatlar…
Başsavcılığı döneminde tablo daha da sertleşti:
Belediyelere yönelik operasyonlar,
Ekrem İmamoğlu dosyası,
Ümit Özdağ’ın tutuklanması,
Sanatçılar ve medya organlarına açılan soruşturmalar…
Destekleyenler bunları “hukukun gereği” diye savundu.
Eleştirenler ise “yargının siyasallaşması” olarak gördü.
Şimdi tartışmaların merkezindeki isim, soruşturma açan makamda değil; adalet politikasını belirleyen koltukta.
Mesele tam da burada başlıyor.
Adalet Bakanlığı yalnızca mevzuat yöneten bir büro değildir.
Toplumun hukuka güven duygusunun teminatıdır.
Mahkeme salonuna giren vatandaşın “eşit muamele göreceğim” inancıdır.
Devletin tarafsızlık vitrini sayılır.
Türkiye’de zaten aşınan bu güven duygusu böylesi bir atamayla güçlenir mi, yoksa daha da mı sarsılır, asıl soru budur.
Adalet yalnızca karar vermek değildir.
Adalet, verilen kararın tarafsız olduğuna toplumun inanmasıdır.
Toplumun yarısı kararlara güvenmiyorsa, dosyalar ne kadar kalın olursa olsun hukuk duygusu kağıt üzerinde kalır.
Bugün yaşanan tartışma bir isim tartışması değildir.
Bir zihniyet tartışmasıdır.
Çünkü adaletin terazisinin eğildiğine inanılan bir ülkede kimse kendini güvende hissedemez.
Ve unutmayalım:
Adalet yanarsa,
devlet yanar.
Güven yanar.
Toplum yanar.
Geriye yalnızca duman kalır.
Diyeceğim odur ki:
Yandı gülüm adalet.