Bir ülkeyi tanklar değil, güvensizlik çökertir. Ekonomi sarsılır, siyaset değişir, iktidarlar gelir gider; ama güven kayboldu mu, geriye sadece kalabalık bir yalnızlık kalır. Türkiye’de mesleklere duyulan güven sıralaması tam da bu yalnızlığın röntgenini çekiyor.
En tepedekilere bakın: Doktorlar, bilim insanları, öğretmenler. Yani hayat kurtaranlar, gerçeğin peşinden gidenler, çocuk yetiştirenler. Toplum en çok onlara güveniyor. Çünkü onlar konuştuğunda hayatımıza somut bir karşılığı var. Bir reçete, bir deney, bir ders… Söyledikleri şey havada asılı kalmıyor; ya iyileştiriyor ya öğretiyor ya da kanıtlıyor.

Bu tablo şunu söylüyor: Türkiye, lafı değil emeği ödüllendiriyor. Ünvanı değil faydayı ölçüyor. Gücü değil bilgiyi arıyor.
Ama listenin altına indiğinizde asıl hikâye başlıyor.
Siyasetçiler en sonda. Bakanlar, hükümet yetkilileri diplerde. Güven oranı tek hanelere yaklaşmış. Bu sadece bir istatistik değil; bu, temsil krizinin çığlığı. Sandığa giden ama sandıktan çıkana güvenmeyen bir toplumdan söz ediyoruz. Oy verip inanmayan, dinleyip ikna olmayan, vaat duyup umutlanmayan bir toplum.
Bu, bir kopuştur.
Gazeteciler ve televizyon haber sunucuları da alt sıralarda. Yani bilgiye aracılık edenler. İnsanlar artık sadece neyin doğru olduğunu değil, kimin doğru söylediğini de sorguluyor. Hakikat, gürültünün içinde kaybolmuş durumda. Herkes konuşuyor ama kimseye tam olarak inanılmıyor.
En çarpıcı detaylardan biri şu: “Sıradan vatandaş” üst sıralarda. İnsanlar, en çok kendileri gibi olana güveniyor. Bu hem umut hem alarmdır. Umuttur, çünkü toplumsal dayanışma hâlâ yaşıyor. Alarmdır, çünkü kurumsal güven zayıfladığında toplum içe kapanır. Devlete değil komşuya, kuruma değil tanıdığa, sisteme değil çevreye yaslanır.
Bir ülke için en tehlikeli eşik budur: Kurumlara duyulan güvenin, bireyler arası güvenin gerisine düşmesi.
Asker, polis, hâkim gibi otoriteyi temsil eden meslekler orta sıralarda. Ne tam bir kopuş var ne de güçlü bir bağlılık. Bu da bize şunu söylüyor: Toplum tamamen sırtını dönmüş değil ama temkinli. Güven artık otomatik değil; şartlı.
Ekonomik aktörlere bakalım: Bankacılar, şirket yöneticileri, reklamcılar… Listenin altı kalabalık. Paranın yönettiği dünyaya duyulan kuşku büyüyor. İnsanlar artık sadece kazanana değil, nasıl kazandığına bakıyor. Zenginliğin değil adaletin peşindeler.
Bu sıralama bir aynadır. Ve o aynada görünen şey şu: Türkiye’de güven, yukarıdan aşağıya değil; aşağıdan yukarıya doğru akıyor. Güç merkezlerine değil, hayatın içindeki aktörlere yöneliyor. Üniformaya değil önlüğe. Makama değil emeğe.
Bu çok net bir mesajdır.
Toplum diyor ki: “Beni yöneten değil, bana dokunan önemli.”, “Beni temsil eden değil, beni iyileştiren değerli.”, “Konuşan değil, yapan güvenilir.”
Güven, zor zamanların para birimidir. Enflasyonu olmaz ama itibarı vardır. Bir kez değer kaybetti mi, yeniden kazanmak yıllar alır. Siyaset güven kaybettiğinde demokrasi zayıflar. Medya güven kaybettiğinde hakikat bulanıklaşır. Ekonomi güven kaybettiğinde yatırım durur. Adalet güven kaybettiğinde düzen sarsılır.
Bu tabloyu hafife almak mümkün değil. Çünkü güven düşüşü sessiz olur. Sokakta bağırmaz. Manşet atmaz. Ama içten içe sistemi aşındırır.
Yine de umut var. Çünkü listenin zirvesi bize şunu gösteriyor: Türkiye tamamen umutsuz değil. Hâlâ bilgiye, eğitime, sağlığa inanıyor. Hâlâ akla ve emeğe değer veriyor. Hâlâ çocuklarını teslim ettiği öğretmene, hayatını emanet ettiği doktora güveniyor.
Demek ki mesele güven duygusunun ölmesi değil; adres değiştirmesi.
Eğer siyaset yeniden güven istiyorsa, sözden önce şeffaflık getirmeli.
Eğer medya güven arıyorsa, hızdan önce doğruluğu seçmeli. Eğer kurumlar itibar peşindeyse, gücü değil hesap verebilirliği büyütmeli.
Çünkü güven zorla alınmaz. Reklamla satın alınmaz. Ünvanla gelmez. Güven, tutarlılıkla inşa edilir.
Ve unutmayalım: Bir toplumun en yüksek güveni doktorlara, en düşük güveni siyasetçilereyse; orada insanlar hayatta kalmaya inanıyor ama yönetilmeye inanmıyor demektir.
Asıl mesele de tam olarak budur.