Bir kız çocuğunun yaşama tutunma hakkı üzerine.

İstanbul’dan bir telefon aldım.
Arayan Avukat Nurhan Demirhan’dı. 35 yıllık hekim ve sağlık hukuku uzmanı. İstanbul Barosu tarafından adli yardımda bulunmak üzere görevlendirildiği bir durumu anlatmak için aramış.
“Sayın vekilim, sizden bir ricada bulunacağım” dedi.
“X’te çok sayıda takipçiniz var. Bir genç kızımız için ses olmamıza ihtiyaç var.”

Devletten, yargıdan umudunu elbette kesmiş değildi. Ama kamuoyunun da bilmesi gereken bir dram vardı. Telefonda, çok hasta olduğu halde ilaca ulaşamayan 23 yaşındaki bir genç kızın mücadelesini anlattı.

Adı Tuğba Tanık.
Tuğba, çok nadir görülen, kronik ve hayati bir hastalıkla mücadele ediyor. Nörofibromatozis Tip 1.
Bu hastalığın tedavisinde kullanılan KOSELUGO adlı ilaç, Sağlık Bakanlığı onayına rağmen SGK tarafından karşılanmıyor. Gerekçe tanıdık, “Sağlık Uygulama Tebliği’nde yok.”

Kağıt üzerinde yazılı bir cümle. Gerçekte ise bir hayatın önüne çekilmiş soğuk bir duvar.
Bir insanı, herkesin gözü önünde ölüme terk eden bürokratik bir cümle.

Tuğba bugün devletin gözü önünde, ailesinin çaresiz bakışları arasında her gün biraz daha sona yaklaşıyor. Çünkü ilaca erişemiyor. Çünkü dosyalar bekletiliyor. Çünkü “tedbir kararı verilemez” denilerek zaman öldürülüyor. Çareyi Anayasa Mahkemesi’nin önünde arıyor, yaşam hakkını en büyük mahkemeye taşıyor.

Oysa zaman, hasta için hayattır.
Ve zaman geçtikçe Tuğba Tanık, hayattan biraz daha kopuyor.

Whatsapp Image 2026 02 06 At 23.31.39

Avukat Nurhan Demirhan bu davayı gönüllü üstlenmiş. Tek bir amacı var: Tuğba yaşasın.

Ama seslerini duyurmak kolay değil.
Cumhurbaşkanına hakaret edenleri anında bulan ve cezalandıran sistem, bir genç kızın yaşama tutunma mücadelesini aynı hızla yukarıya taşımıyor. Duymuyor. Duyurmuyor. Tuğba’nın yaşaması için aracı olmuyor.

Burada durup şunu söylemek zorundayım.
Ben Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı siyasi yaşamından tanıyorum.
Bir kız babasıdır.
Bir babanın evladını kaybetme korkusunun ne demek olduğunu bilir.
Böyle durumlarda vicdanı hareketlenir ve kararı en kısa sürede verir.

Bakanlık onayı var.
İlaç yurt dışından geliyor.
Kullanılması zorunlu.
Ama SGK “ödemem” diyor.
Oysa SGK’ya verilecek tek bir talimat, Tuğba’nın yaşamla bağının kopmaması için yeterli. Bugün tedavi alamadığı için her gün biraz daha tükenen bu genç kızımızı kurtaracak karar, bir imza mesafesinde duruyor.

Buradan açıkça sesleniyorum:
Sayın Cumhurbaşkanı,
verin şu emri.
Kurtulsun Tuğba kızımız.

Sosyal devlet tam da böyle zamanlarda anlam kazanır.
Sosyal devlet, vatandaşı mahkeme koridorlarında süründürmez.
Sosyal devlet, hasta yakınını devletle karşı karşıya getirmez.
Sosyal devlet, sigorta kapsamında bütün hastalıkların tedavi sürecini güvence altına alır.
Sosyal devlet, vatandaşları arasında eşitlik ilkesini gözetir.
Sosyal devlet, “mevzuat” diyerek hayatı ertelemez.

Tuğba Tanık’ın sözleri ise her şeyin özetidir:
“Kanser hastası olarak mağdur durumdayım. Bakanlık onayım olmasına rağmen SGK yurt dışı ilacımı karşılamıyor. Süreç mahkemelik. Açtığım davada ara kararla ilacı almaya çalışıyorum ama SGK istinaf yoluyla bu kararları bozdurabiliyor.”

Bu bir hukuk metni değil.
Bu, bir hayat çığlığıdır.

Bugün verilecek bir karar, bir genç kızın geleceğini belirleyecek.
Bu ülkenin gerçekten sosyal bir hukuk devleti olup olmadığını gösterecek karar da budur.

Sayın Cumhurbaşkanı, size bir kez daha sesleniyorum:
Tuğba yaşamak istiyor.
Atın imzanızı, alsın kızımız ilacını.
Yaşadıkça dua alırsınız.