Öncelikle şunu söyleyeyim, onunla dost olmaktan, ona “Abi” diye seslenmekten gurur duyuyorum.

İyi ki tanımışım, iyi ki yaşamıma girmiş.
Sesini duyduğumda huzur bulduğum ender insanlardan biridir Müjdat Gezen. Ve doğaçlama esprileri ile kahkahalar attıran.

Onca şöhretine rağmen böylesine tevazu içinde yaşayan; çocukla çocuk, büyükle büyük olan; kelimeleri ağzından dökülürken hem güldüren hem düşündüren ender insanlardan biri.
Allah onu özene bezene yaratmış.
Kıvrak zeka, güçlü bir kalem, tükenmeyen bir enerji…
Ve en önemlisi: güldürürken düşündüren bir insan.
İnsan oğlu insan.

Müjdat Gezen, Türk tiyatrosunun ve mizahının yaşayan çınarlarından biridir.
1943’te İstanbul’da doğdu; oyuncu, yazar, yönetmen ve eğitmen kimlikleriyle 60 yılı aşan bir sanat yolculuğuna imza attı.
Ama onu “büyük” yapan yalnızca uzun bir kariyer değil.
Onu asıl önemli kılan şey, hiç susmamasıdır.

Türkiye’de çoğu sanatçı sahneden indiğinde rolünü de bırakır.
Müjdat Gezen bırakmaz.
Sahnede ne söylüyorsa, ekranda da, sokakta da, mahkeme salonunda da aynısını söyler.

Bu yüzden bazılarını rahatsız eder.

Çünkü onun mizahı süs değildir.
Gülmek için kullanılan zararsız bir aksesuar hiç olmadı. Güldürürken utandırır, alkışlatırken huzursuz eder.
İktidarlar mizahı sever; ama kendilerine tutulmuş aynayı sevmezler.

1960’lardan itibaren kabare sahnelerinde, özel tiyatrolarda, turnelerde yer aldı. Mizahı gündelik hayatın absürtlüğüyle buluşturdu.
Ama asla “aman kimse kırılmasın” çizgisine gelmedi. Tam tersine, kırılması gereken yere dokundu.

Sahnedeki yol arkadaşlığıyla, Metin Akpınar ile kurduğu bağ, Türk tiyatro tarihine kazındı. Bu bir eğlence ortaklığı değil, bir itiraz ortaklığıydı.

Sinema kariyerinde de çizgisi değişmedi.
Çıplak vatandaş gibi filmlerle bu topluma gülerken utanmayı öğretti.
Yeşilçam’ın kolay güldüren formüllerine sığınmadı.

1980’li yıllarda, kadim dostu, Vefa Lisesi’nden arkadaşı Uğur Dündar’ın programlarında TRT ekranlarında yayımlanan skeçler, bugün dönüp bakıldığında yalnızca komik değil; belgesel değeri taşıyan politik metinlerdir. Sansürün ağır olduğu bir dönemde “bir şey söyleyip her şeyi anlatma” ustalığıydı bu. Üstelik tek kanallı dönemde ve TRT’de.

Bedeli oldu mu?
Elbette oldu.

“12 Eylül’de, o tarihten beş sene önce yazdığımız Çizgilerle Nazım Hikmet kitabı nedeniyle Savaş Dinçel’le birlikte tutuklandık.
21 yıl hapisle yargılandık.
Ayağımıza zincir vurdular.
Darbelerin iyisi kötüsü olmaz. Darbe kötüdür.
Demokratik yollarla gelenlerin, demokratik yollarla gitmesinden yanayım” diyordu bir söyleşisinde. 12 Eylül’de yazdığı kitap yüzünden Savaş Dinçel ile ayaklarında zincir yargılandılar.

Müjdat Gezen’in adı yıllar boyunca soruşturmalarla, davalarla, gözaltılarla anıldı.
Suç işlediği için değil; konuştuğu için.

Cumhuriyet, laiklik, ifade özgürlüğü, sanatın bağımsızlığı…
Bu başlıklarda hiç geri adım atmadı. 2018–2019’da bir televizyon konuşması nedeniyle yargılandı.
Ama yine susmadı.

Mahkeme salonunda söylediği cümle, aslında bütün kariyerinin özetiydi:

“Ben susarsam, sahne de susar.”

Müjdat Gezen’i sevmek zorunda değilsiniz. Ama onu yok sayamazsınız.

Çünkü o rahatlatan bir sanatçı değil.
O düzeni tıkırında olanları rahatsız eden bir sanatçı.
Ve bu ülkede en çok da rahatsız edenlere ihtiyaç var.

Bugün 80 yaşını geçmiş bir genç olarak hala konuşuyorsa, yazıyorsa, sahneye çıkıyorsa, ve bugün hala hedefteyse,
sebebi çok basit:

Müjdat Gezen para için yaşamadı.
Güçlüye göre eğilmedi. Doğru bildiği yoldan hiç çıkmadı. İktidarlara yarenlik yapmadı. Safını hep halktan, haktan, emekten ve ezilenden yana tuttu. Yanlışa “yanlış” demekten vazgeçmedi.

Bu yüzden o yalnızca bir sanatçı değil; yaşayan bir vicdandır.