Güzel insandı…

İzmirli'ydi…
Alsancak'ta doğdu, Karataş'ta büyüdü…
Zarifti, naifti, beyefendiydi…
Piyano'nun tuşlarında gezinen parmakları…
Sesiyle adeta dans eder gibiydi…
Hüzünlü bir hayatın yapraklarına dokunurcasına…
Yürekten söylerdi, “Dilek Taşı”nı…
Ne var ki…

Kadere sitem etmekle bitmiyordu hayatın çilesi!..

Aslında…
O “Dilek Taşı” var ya…
Türkiye'nin gelmiş geçmiş en şöhretli piyanist şantörünün…
Gülmeyi unutan yaşlı gözlerine…
Mutluluktan hiç ama hiç haber vermedi!..

*

İzmir'in 40'lı yılları…
Güzelyalı sahilini deniz hamamlarının şenlendirdiği zamanlar…
Karataş semti sakinlerinin…
Evlerinin önünden “cump deniz” sefası günler unutulur mu?
Girit göçmeni Hasan Bey ile…
Ankaralı Katolik bir Ermeni aileden gelen Afet (Anita) Hanım'ın…
İkinci izdivaçlarından dünyaya geldi bu öykünün kahramanı...
Mutlu bir çocukluk dönemi yaşadı…
331 Sokak'ın başında oturuyorlardı…
Tam da Karataş Ortaokulu'nun karşısında…
Şimdi gidip baksanız…
Aynı sırada Ayhan Işık'ın doğduğu evi görürsünüz…
Kestelli Yokuşu'ndaki Yusuf Rıza'da ilkokulu tamamladı…
Takvimler 1960’ı gösterdiğinde ise...
İzmir Özel Türk Koleji'nden mezun oldu...

*

Karşıdaki komşu Yalı'dan yükselen piyano nağmeleri…
Hayatının akışını değiştirdi…
O yalıda…
İzmir'in ilk matbaacılarından Fazıl Baskın ve ailesi yaşıyordu…
Bir dönemin piyano ustası Feyzi Aslangil…
Baskın Ailesi'ne sık sık konuk gelir, piyano çalardı…
Müzik aşkı ağır bastı, ders almaya başladı…
İlahi bir olay…
Müziğin kaderini etkileyeceğini anlamıştı…
19 yaşında…
Bıyıkları yeni terlerken…
“Ver elini İstanbul…” dedi ve...
İktisat Fakültesi'ne kaydını yaptırdı...

*

Kimsenin yapmadığı / yapamadığı bi'şeyi yapmak istiyordu…
Hem piyano çalacak hem duygu yüklü şarkılar söyleyecekti…
Başardı mı?
Hem de nasıl…
“Piyanist Şantör” modasının kapısını araladı…
Bu alanda “ilk” oldu ve zirvede hep “tek” kaldı…

*

Henüz 22 yaşındaydı ve...
İlk büyük acıyı, babasını kaybedince yaşadı…
Rahmetli ciddi bir borç bırakmıştı…
Para kazanması gerekiyordu; üniversite eğitimini bıraktı…
Pavyonlarda çalışmaya başladı…
Gece kulübü müzisyenliğine şaşı bakanlara…
Gereken cevabı sahnede verdi; alkışların en büyüğünü topladı…

*

Aradan iki yıl geçti...
Hürriyet Gazetesi'nin düzenlediği “Altın Mikrofon Yarışması” ile…
Resmen patladı…
“Sandığımı Açamadım” şarkısı dillerde marş oldu…
Kendi adına kurduğu orkestrada…
Okay Temiz ve Esin Engin gibi, özel sanatçılarla çalıştı…
Ülkü Aker, çok yakın dostuydu…
O'nun popüler yabancı şarkılara yazdığı Türkçe sözlerle…
Yıllarca “bir numara” olarak kaldı…

*

İstanbul Hilton Oteli'nde, orkestrasıyla birlikte…
Sosyete düğünlerinde…
Göbek havası çalıp, söyleyen ilk şarkıcı olarak tarihe geçti…
Ekmek teknesi piyanoya paralar yağmaya başlamıştı…
O günden sonra, kendisini tanıyanlar için…
Artık bir “eğlendirici piyanist” hüviyeti can bulmaya başlamıştı…
Ama…
Gönlünden geçen unvan o değildi…
Bir gün, onu da tarif etti:

“Hiçbirimiz Fazıl Say değiliz, ama yarattığım iş gücü keşfettiğim müziğin, açtığım yolun ciddi bir ekonomik geri dönüşüdür… Bana piyanist denmesinden çok (iyi yorumcu) denmesini arzu ederim...”

*

Tam 50 yıl piyanosunun başından kalkmadı…
Kucak dolusu “altın” ve “platin” plak kazandı…
1977'den itibaren…
Kimseler O'nu tutamadı…
Sahnelerin, gazinoların, gece kulüplerinin…
Vazgeçilmez “tek tabanca”sı olmuştu…
Unutmak mümkün değil…
20'nci Sanat Yılı'nı…
İstanbul Şan Tiyatrosu'nda…
Devlet Senfoni Orkestrası'yla verdiği konserlerle kutladı…
Yer yerinden oynadı…

*

Hiç evlenmedi; bahanesi ise…
“Çalışmaktan yuva kuramadım!” oldu…
Plakları öyle çok satıyordu ki…
1982'de…
Sanatçılar arasında “vergi rekortmeni” oldu…

*
Yarım asır müzik yaptı…
Bu güzel ülkede en az üç nesil…
O'nun şarkılarıyla neşelendi, duygulandı, hüzünlendi…

“Dilek Taşı…” “Eskimeyen Dost…” “Kandil…” ve “Rüyalarda Buluşuruz…”

Dillerden hiç düşmedi…
Hele...

“Bir Gülü Sevdim…” ve “Bir Sevgi İstiyorum…”

Plakları hala keyifle dinleniyor…
Hepsinden önemlisi hayranlarının kalbine tatlı bir çizik atıyordu…
90'lı yıllar gelip çattığında…
“Keyfime bakayım…” diyecek oldu; yapamadı…
Bu kez eski ama unutulmaz şarkıları…
Gündem yarattı…
26 yıl öncenin şarkıları, peynir ekmek gibi satılıyordu…

*

2000'li yılların ilk aylarıydı…
Dolgu yaptırmak için dişçisine gitti…
Doktoru, “Bi'de kan tahlili çıksın aradan” dedi…
Arkasından biyopsi istedi uzmanlar…
Sonuç kahrediciydi…
Ünlü şarkıcının ifadesiyle…
Kanser prostata on beş yerden girmişti...

*

Savaşçı bir kimliği vardı...

10 yıldan fazla mücadele etti o melun hastalıkla…

13 yıl önce; 28 Ocak 2013'te…
72 yaşındayken yoğun bakım ünitesinde hayata gözlerini yumdu…
Dudağının ucunda hep şu beylik cümleyi taşırdı:

“Sanatçılık yalnızca şarkı söylemek değildir!”

Yaktığı “Kandil” ile…
Gençlere hep “ışık” oldu…
Hayranlarına o kadar saygılıydı ki…
Hastalığının son evresinde…
Selami Şahin'e rica etti:

“Bu durumda beni kimsenin görmesini istemiyorum…”

*

Bitiriyoruz…
Sizlere, bugün…
“Piyanist Şarkıcılar”ın öncüsü bir İzmirli'yi…
Ferdi Özbeğen'i hatırlatarak…
Sevgiyle, aşkla ve de kahkahalarla süslü gençlik yıllarından…
Bahtsızlığa sürüklenen…
Yarım asırlık sanat dünyasında tur attırmaya çalıştım…
İzmirli Ferdi Özbeğen…
Türkiye'nin yetiştirdiği…
En önemli sanatçılarından biriydi…
Belki inanmayacaksınız ama son ricası şu oldu:

“Piyanomu satın, parasını hastaneye bağışlayın…”

27 bin liraya alıcı buldu o çok sevdiği piyano…
Para olduğu gibi Okmeydanı Hastanesi'ne bırakıldı…
Ama…
Acı veren başka bi'şi yaşandı bir yıl sonra…
Türk Eğitim Vakfı'na bağışladığı mirasının…
Mahkemelik olduğu ortaya çıktı…

Ferdi Özbeğen…
72 yaşında bu hayata veda etti…

Yaşasaydı…
Bugün 85 yaşında olacaktı ve...
Tartışmasız, o kadife gibi sesiyle…
Hala hepimizin alkışlarını toplardı…
Emin olun...

Nokta…

Hamiş: Askerliğimi yedek subay olarak Erzurum’da yaptım; yıl 1977... Neredeyse “50 yıl önce” kentin göbeğindeki tek plak ve kaset dükkanın vitrinini “belki inanmayacaksınız ama...” tam 20 tane Ferdi Özbeğen uzun çaları süslüyordu... Unutmak mümkün mü?

Sonsöz: “Tanrı insanı ölümlü yarattı ve bu fani yaratığı teselli etmek için ona Sanat denen ölümsüz oyuncağı verdi… / Anonim…”