Marifet teşkilatları saten boyalı deri koltuklu binalara taşımak değildir. Marifet teşkilatlara maneviyatı taşımaktır; adaleti, vicdanı ve milletin derdini o koltuklara oturtabilmektir.
Çünkü asıl büyüklük makamın ihtişamında değil, taşınan sorumluluğun ağırlığındadır. Duvarları mermerle kaplamak kolaydır; zor olan o duvarların arasına merhameti, liyakati ve hakkaniyeti yerleştirebilmektir. Devleti ayakta tutan binalar değil, o binalarda alınan adil kararlar ve millete duyulan samimi bağlılıktır. Zira millet, yüksek kapılardan çok açık yürekler ister.
Sessizce atılan doğru bir imza,
görkemli salonlarda verilen nutuklardan daha kalıcıdır.
Makamlar emanettir; emanetin hakkı ise tevazu ile taşınır.
Bugün oturulan koltuklar yarın boşalır,
fakat adaletle anılan isimler
zamanın hafızasında yaşamaya devam eder. Bu yüzden gerçek iz, tabelalarda değil vicdanlarda bırakılır.
Yetki, kudret için değil; mazlumun sesine ses olmak içindir.
Devlet, ancak insanın yükünü omuzladığında devlettir.
Aksi hâlde geriye sadece taş, beton ve suskunluk kalır.
Ve tarih, binaları değil;
adaleti ayakta tutanları yazar!
Çünkü makam insanı büyütmez; insan, makamı taşıdığı ahlakla anlamlandırır. Bir koltuğa oturmak kolaydır, asıl mesele o koltuğun hakkını verebilmektir. Kendisine emanet edilen yetkiyi şahsi menfaatinin değil, milletin maslahatının hizmetine sunabilmektir.
Teşkilatlar; yalnızca toplantıların yapıldığı, kararların alındığı, isimlerin ve unvanların sıralandığı yapılar değildir. Teşkilatlar, bir davanın ahlakını, bir milletin duasını ve bir medeniyetin sorumluluğunu taşıyan yapılardır. O nedenle duvarlar yükseldikçe gönüller küçülmemeli; makamlar büyüdükçe insanlara olan mesafe artmamalıdır.
Asıl mesele, kapının ne kadar büyük olduğu değil; o kapıdan giren insanın derdinin içeride karşılık bulup bulmadığıdır. Asıl mesele, masanın ne kadar gösterişli olduğu değil; o masada hakkın mı, hatırın mı ağır bastığıdır.
Bir yetkili, kendisine ulaşamayanın sesini duyabiliyorsa;Bir yönetici, kendisinden güçsüz olanın hakkını koruyabiliyorsa;Bir teşkilat mensubu, kendisine fayda sağlamayacak bir işte dahi adaletin yanında durabiliyorsa, işte orada teşkilat ruhu vardır.
Çünkü dava, insanla anlam kazanır.Hizmet, samimiyetle değer bulur.Makam ise ancak adaletle şereflenir.
Unutulmamalıdır ki millet, kendisine tepeden bakan yöneticiler değil; derdini kendi derdi bilen insanlar arar. Elini uzattığında makamın soğukluğunu değil, insanlığın sıcaklığını görmek ister. Kapısını çaldığında unvanla değil, vicdanla karşılanmak ister.
Bugün elimizde bulunan imkânlar, yarının hesabını da beraberinde getirir. Her yetkinin bir hesabı, her imkânın bir sorumluluğu, her makamın bir emaneti vardır.
O yüzden mesele ne kadar yüksekte oturduğumuz değil; aşağıda kalanların sesini ne kadar duyabildiğimizdir.
Gerçek teşkilatçılık;gösterişte değil gayrette,kalabalıkta değil sadakatte,sözde değil icraatta,makamda değil hizmette kendisini gösterir.
Ve insan, geride bıraktığı makamıyla değil;dokunduğu hayatlarla,koruduğu haklarla,aldığı adil kararlarlave gönüllerde bıraktığı güzel izlerle hatırlanır.
Çünkü makam geçicidir, insan fanidir, binalar eskir.
Fakat adaletin hatırası eskimez.Hakkaniyetin değeri azalmaz.Mazlumun duası unutulmaz.Samimiyetle yapılan hizmet ise sahibinden sonra da yaşamaya devam eder.
Öyleyse bize düşen; koltukları değil, sorumlulukları büyütmektir. Duvarları değil, gönülleri genişletmektir. Makamların ihtişamını değil, hizmetin bereketini artırmaktır.
Zira bir gün bütün tabelalar sökülür, bütün kapılar kapanır, bütün koltuklar başkasına kalır.
Geriye yalnızca şu soru kalır:
“Bize emanet edilen makamda, milletin hakkını ve hukukunu ne kadar gözetebildik?”
İşte insanın gerçek muhasebesi de tam burada başlar.
Ve unutulmamalıdır:
Devletin itibarı binaların yüksekliğiyle değil, adaletin yüksekliğiyle ölçülür.Teşkilatın gücü makamların ihtişamında değil, mensuplarının ahlakında saklıdır.Gerçek iz ise taşta, betonda ve tabelada değil; milletin gönlünde bırakılır.