Dinlenmek deyince aklınıza ne geliyor? Şöyle uzun uzun uzanmak, mümkünse hiçbir şey yapmamak, telefonu elimize almak, bir şeyler izlemek ve günü olabildiğince az hareket ederek geçirmek mi?

Çünkü dinlenme denince bize genellikle aynı görüntü sunuluyor: Uzan, hiçbir şey yapma, mümkün olduğunca az hareket et.

Peki ya herkes böyle dinlenmiyorsa?

Ben uzun süre aynı yerde oturamıyorum. Bir süre sonra kalkmak, dolaşmak, başka bir şeyle uğraşmak istiyorum. Bunu uzun süre kendimde bir tür “duramama hâli” olarak gördüm. Hatta dinlenmeyi beceremediğimi düşündüğüm zamanlar bile oldu.

Sonra fark ettim ki belki de sorun dinlenememem değildi. Belki benim dinlenme biçimim buydu.

Bir dinlenme gününde, belki balkonda oturabilirim. Kahvemi içerim, etrafa bakarım. Bir süre sonra kalkarım. Belki sevdiğim bir gömleği ütüler, ertesi gün için hazır bırakırım. Biraz kitapla uğraşırım. Sonra yeniden otururum. Bir şeyler izlerim. Aklıma bir fikir gelirse birkaç satır yazarım. Sıkılırsam bırakırım.

Dışarıdan bakan biri muhtemelen bir noktada, “Bir otursana artık, dinlen biraz” diyecektir. Oturuyorum zaten. Sadece aralarda kalkıp bir şeyler yapıyorum.

Çünkü benim için dinlenmenin asıl meselesi hareketsizlik değil. Özgürlük. O anda yaptığım şeyi yapmak zorunda olmadığımı bilmek. Başladığım bir şeyi istersem yarım bırakabilmek. Fikrimi değiştirebilmek. Saatime bakmadan başka bir şeye geçebilmek. Bir yere yetişmemek. Bir sonraki işi düşünmemek. Kısacası hareket etmek ama acele etmemek.

yani aslında, hareketli ama telaşsız olmak.

Sanırım dinlenme meselesinde gözden kaçırdığımız şeylerden biri de bu. Bir davranışın bizi dinlendirip dinlendirmediğine çoğu zaman davranışın kendisine bakarak karar veriyoruz.

Oysa aynı davranışın üzerimizde yarattığı his bambaşka olabilir.

Sabah giymek zorunda olduğunuz gömleği işe yetişmeye çalışırken ütülemek bir iştir. Pazar günü kahvenizi içerken “Şunu da ütüleyip hazır bırakayım” diyerek yapmak ise bambaşka hissettirebilir.

Eylem aynı. Ama birinde zorunluluk vardır, diğerinde seçim.

Belki de insanı yoran her zaman yaptığı şeylerin çokluğu değildir. Bazen asıl yorgunluk, sürekli bir şeyleri yapmak zorunda hissetmekten gelir.

Peki gerçekten ne istediğimizi biliyor muyuz?

İşin bir başka tarafı daha var. Kendimize ne istediğimizi sorma fırsatı tanımıyoruz belki de.

“Alışkanlık” deyip geçiyoruz ama bazı davranışlar biz fark etmeden zihnimize öyle bir yapışıyor ki bir süre sonra onları kendi seçimlerimiz sanmaya başlıyoruz.

Nasıl mı?

Telefonu elimize alıyoruz. Bir sosyal medya uygulamasını açıyoruz. Bir paylaşım, bir video, bir başkası derken zaman akıp gidiyor. Bir bakmışız bir saat geçmiş.

Sonra telefonu bırakıp, “Biraz dinlendim” diyoruz.

Belki gerçekten dinlendik. Ama belki de dinlenmedik. Belki sadece oyalandık.

Çünkü insan koltukta oturuyor diye zihni de oturmuyor ki. Bedenimiz hareketsizken zihnimiz yüzlerce görüntü, haber, yorum ve bilgi arasında koşturuyor olabilir. Üstelik bunu o kadar sık yapıyoruz ki zamanla bu davranışı dinlenmenin kendisi sanmaya başlayabiliyoruz.

Burada mesele sosyal medyayı kötü ilan etmek değil elbette. Hepimizin bazen hiçbir şey düşünmeden ekrana bakmaya ihtiyacı olabilir.

Asıl soru başka:

“Ben bunu şu anda gerçekten istediğim için mi yapıyorum, yoksa yapmaya alıştığım için mi?”

Belki dinlenmeyi yeniden tarif etmeden önce kendimize bunu sormamız gerekiyor.

Herkes aynı şekilde dinlenmek zorunda değil. Bir de birbirimizin dinlenme biçimine karışmak gibi küçük bir alışkanlığımız var.

“Biraz otursana.”

“Bugün hiçbir şey yapma.”

“Yine mi bir şeylerle uğraşıyorsun?”

Bunları iyi niyetle söylüyoruz. Çünkü bize iyi gelen şeyin karşımızdakine de iyi geleceğini düşünüyoruz.

Ama bir insan bütün pazar günü koltukta yatmaktan gerçekten keyif alıyorsa neden kalksın? Başka biri bir saat sonra sıkılıp yürüyüşe çıkmak istiyorsa neden otursun?

Birisi kitap okuyarak dinlenir, diğeri yemek yaparak. Biri sessizlik ister, biri müzik açar. Biri bütün günü pijamayla geçirmekten mutludur, diğeri evde oturmaktan sıkılır ve dışarı çıkmak ister.

Neden birbirimizin dinlenmesini bile yönetmeye çalışıyoruz?

Belki de dinlenmenin tek bir doğru biçimi yok. Çünkü dinlenmek yalnızca bedenin ne yaptığıyla ilgili değil. Zihnin o sırada ne hissettiğiyle de ilgili.

Ben hareket ederken dinlenebilirim. Bir başkası hiçbir şey yapmadan. Mesele hangimizin doğru yaptığı değil. Mesele, bize neyin iyi geldiğini gerçekten bilip bilmediğimiz. Ve bunu anlayabilmek için bazen başkalarının tariflerinden biraz uzaklaşmamız gerekiyor.

“Dinlenmek için şunu yapmalısın”lardan...

“Bugünü şöyle geçirmelisin”lerden...

Hatta zaman zaman kendi kendimize kurduğumuz “Boş durma, bir şey yap” baskısından bile.

Çünkü belki dinlenmenin en güzel tarafı tam da burada başlıyor:

Bir şey yapmak zorunda olmamak.

İstersen kalkmak.

İstersen oturmak.

İstersen başladığın kitabı kapatmak.

İstersen bir anda kahve yapmak.

İstersen yürümek.

İstersen hiçbirini yapmamak.

Ve bütün bunları yaparken kendine sürekli “Şimdi ne yapmam gerekiyor?” diye sormamak.

Belki dinlenmek için daha az hareket etmeyi değil, daha az mecbur hissetmeyi öğrenmemiz gerekiyor.

Kendi ritmimizi başkalarının tariflerinden kurtardığımızda dinlenmeyi bazen bir koltukta, bazen bir yürüyüşte, bazen elimizde kahveyle evin içinde dolaşırken bulabiliriz.

Ben kendi tarifimi buldum sanırım.

Hareketli ama telaşsız.

Ritminizle Kalın...