Geciken Adaletin Sessiz Çığlığı
“Geciken adalet, adalet değildir.”
Bu cümleyi ilk duyduğumuzda belki sadece bir söz gibi geçip gider zihnimizden. Oysa içinde, geri döndürülemeyen hayatların, yarım kalmış hikâyelerin ve sessizce büyüyen acıların yükü vardır.

Dün akşam oğlumla ödev yaparken bu cümleye yeniden takıldım. Bir an durup düşündüm…
Gerçekten adalet nedir? Sadece doğru kararı vermek mi? Yoksa o doğruyu, insanın hayatını tüketmeden, onu kırıp dökmeden zamanında yerine koyabilmek mi?

Bir insan düşünün…
Hiç işlemediği bir suç yüzünden yıllarını dört duvar arasında geçirmiş. Sabahları demir kapıların sesiyle uyanmış, akşamları umutla değil, belirsizlikle uykuya dalmış. Dışarıda hayat akmış… İnsanlar büyümüş, yollar değişmiş, şehirler yenilenmiş. Ama onun zamanı, bir yerde donup kalmış.

Sonra bir gün gerçek ortaya çıkmış.
“Masum” denmiş.

Ne kadar büyük bir kelime aslında… Ama ne kadar geç.

O insan özgürlüğüne kavuştuğunda gerçekten özgür müdür?
Kaybettiği gençliğini kim geri verebilir?
Annesinin saçlarına düşen akları göremediği yılları, bir çocuğun “ilk”lerini kaçırdığı zamanları, içinden koparılan o güzel anları kim telafi edebilir?

Adalet yerini bulmuş mudur gerçekten…
Yoksa sadece bir hata düzeltilmiş midir?

Bir de iftiraya uğrayanlar var…
Belki hiç mahkeme görmemiş, belki bir hücreye girmemiş ama toplumun yargısında hüküm giymiş insanlar…
Bir söylentiyle, bir bakışla, bir fısıltıyla hayatları değişmiş. İnsanlar uzak durmuş, yüzler soğumuş, selamlar eksilmiş.

İnsan bazen hapiste değilken de hapsedilir.
Bir damga, görünmeyen bir zincir gibi insanın peşini bırakmaz.

Sonra gerçek ortaya çıkar.
“Yanlış anlaşılmış”, “iftiraymış”, “aslında öyle değilmiş” denir.

Ama işte en acı olan tam da burada başlar.

Çünkü insanlar ilk duyduklarını unutmaz.
Zihin, kötü olanı kazır.
İyi olan ise çoğu zaman sadece bir düzeltme cümlesi olarak kalır. Kimse dönüp o insanın itibarını ilk günkü gibi geri vermez. Kimse “özür dilerim” demez içtenlikle. Ve o insan, aklanmış olsa bile, hep biraz eksik, hep biraz kırık yaşamaya devam eder.

Adalet geciktiğinde, sadece karar geç verilmiş olmaz.
Bir insanın onuru, zamanı, hatıraları, hatta bazen umutları elinden alınmış olur.

Ve en acısı şu ki…
Zamanın telafisi yoktur.

Kaybedilen bir yılın, bir günün, hatta bir anın bile geri dönüşü yoktur.
Adalet ne kadar doğru olursa olsun, eğer geç kalmışsa, bir hayatın en güzel yerlerinden eksiltmiştir.

Belki de bu yüzden adalet sadece bir sonuç değil, bir süreçtir.
Ve o süreç, insanı ezmeden, tüketmeden, onu hayattan koparmadan ilerlemek zorundadır.

Çünkü adalet, sadece suçluyu bulmak değildir.
Masumu koruyabilmektir.

Ve masumu korumak, onu yıllar sonra aklamak değil…
Onu en başından kaybetmemektir.

Bu yüzden her “geç gelen adalet” hikâyesinin arkasında, aslında duyulmayan bir çığlık vardır.
Birinin içinden sessizce yükselen ama kimsenin tam olarak duymadığı bir çığlık…

Ve biz çoğu zaman o çığlığı, ancak her şey bittikten sonra fark ederiz.

Ama iş işten geçmiş olur.