“İyiyim.”
Belki de dünyanın en ağır yalanlarından biri bu kelimedir.
Ama aynı zamanda en yaygın olanı.
Birisi “Nasılsın?” diye sorar. O soru artık gerçekten bir merak değil de günlük hayatın ezbere dönüşmüş bir parçasıdır çoğu zaman. Asansörde, iş yerinde, telefonda, markette… İnsanlar sorar ama cevabı gerçekten duymaya hazır değildir. Çünkü kimsenin kimsenin yüküne ayıracak vakti kalmamıştır.
Bu yüzden insan içinden geçen onca şeye rağmen kısa cevaplar vermeyi öğrenir.
“İyiyim.”
“İdare eder.”
“Aynı işte.”
Oysa insanın içinde o kadar çok şey birikmiştir ki…
Belki iş yerinde sürekli bir stres vardır. İnsan sadece işini yapmak ister ama kendini farkında olmadan insanların egolarıyla, hırslarıyla, bitmeyen yarışlarıyla mücadele ederken bulur. Kim daha üstün, kim daha önemli, kim daha çok söz sahibi… Herkes görünür olmak için savaşırken bazı insanlar sadece yorulur. Çünkü onlar savaşmak değil, huzurlu yaşamak istiyordur.
Bir de emeğinin karşılığını alamamak vardır. İnsan bazen fiziksel yorgunluktan çok değersiz hissetmekten tükenir. Elinden geleni yaparsın, fedakârlık yaparsın, geceni gündüzüne katarsın ama bir süre sonra fark edersin ki kimse senin ne kadar yorulduğunu gerçekten görmüyor. İnsan görülmediği yerde yavaş yavaş içine kapanıyor.
Sonra eve dönersin. Ama eve dönmek her zaman dinlenmek değildir. Çünkü hayatın ikinci mesaisi başlar. Çocukların sorumluluğu, bitmeyen ev işleri, ertelenmiş problemler… Bazen insan oturup sadece sessizce nefes almak ister ama ona bile vakit bulamaz.
Bir yandan da anne-babanın, büyüklerinin sağlık sorunları büyür gözünün önünde. Çocukken güçlü gördüğün insanların yaşlandığını görmek insanın içini sessizce acıtır. Bir hastane koridoru, bir doktor cümlesi, gecenin bir yarısı gelen telefon sesi… İnsan bunlarla büyüyor aslında. Ve büyümek, anlatıldığı kadar güzel bir şey değil zaten.
Üstelik bütün bunların yanında insan kendi içindeki savaşları da taşır. Kırılmış bir kalp, hayal kırıklıkları, yarım kalmış şeyler, kimseye anlatılmayan iç çekişler… Dışarıdan normal görünen insanların içinde bazen büyük fırtınalar kopar. Ama modern hayat insanlara üzülmek için bile yeterince alan bırakmıyor. Çünkü sabah alarm çalıyor ve hayat devam etmek zorunda kalıyor.
Sonra dışarı çıkıyorsun. Kırmızı ışıkta çıplak ayakla su satan küçücük bir çocuk görüyorsun. Haberlerde saçma bir öfke yüzünden evladını kaybetmiş bir annenin çığlığını duyuyorsun. Sosyal medyada savaşlar, cinayetler, adaletsizlikler, kayıplar… İnsan sadece kendi acısıyla değil, dünyanın yüküyle de yoruluyor artık.
Ve bütün bunların arasında birisi sana dönüp soruyor:
“Nasılsın?”
İşte o an insanın aklından gerçek cevaplar geçiyor aslında.
“Çok yoruldum.”
“Biraz kırgınım.”
“Her şeye yetişmeye çalışmaktan tükendim.”
“Güçlü görünmekten yoruldum.”
“İçimde bir huzursuzluk var ama tarif edemiyorum.”
“Bir süre hiçbir şey düşünmeden yaşamak istiyorum.”
Ama bunların hiçbiri söylenmiyor.
Çünkü insanlar artık gerçek duygularını anlatmaktan çekiniyor. Fazla dert anlatan kişi olmak istemiyorlar. Kimseyi sıkmak istemiyorlar. Ya da en kötüsü, anlaşılmayacaklarını biliyorlar. Bu yüzden hislerini küçültüp tek kelimeye sığdırıyorlar:
“İyiyim.”
Oysa insan bazen iyi değildir.
Sadece güçlü görünmeye alışmıştır.
Belki de çağımızın en büyük yalnızlığı budur. Herkesin konuştuğu ama kimsenin gerçekten içini anlatamadığı bir dönemden geçiyoruz. İnsanlar artık duygularını yaşamak yerine saklamayı öğreniyor. Çünkü hayat kimseye uzun uzun durup kırılma hakkı vermiyor.
Ve zamanla “iyiyim” demek bir cevap olmaktan çıkıp bir savunma biçimine dönüşüyor. Çünkü bazen gerçekten anlatmaya başlasa nereden başlayacağını bile bilmiyor.