Dün, takvim yaprakları 23 Nisan’ı gösterirken, dünyadaki tüm çocukların günüydü. Belki gökyüzü bizim beklediğimiz kadar cömert değildi; güneş yüzünü tam anlamıyla göstermedi. Ama içimiz… İçimiz sıcacıktı. Çünkü bazı günler hava değil, insanın içi aydınlatır dünyayı.

Garip bir çelişkinin içindeyiz aslında. Kalplerimiz kırık… Hayatın içinden geçen bunca kötülük, vurdumduymazlık, sevgisizlik ve hatta ihanet, insanın içini zaman zaman karartıyor. Ama yine de, tam da o karanlığın ortasında bir şey direniyor: umut.

Belki de insan olmanın en inatçı yanı bu. Her şeye rağmen umut etmeye devam etmek.

Dün çocukların günüydü. Çocuklar… Henüz kirlenmemiş duyguların, saf sevinçlerin, hesapsız gülüşlerin temsilcileri. Onlara baktıkça şunu fark ediyor insan: Umut aslında öğrenilen bir şey değil, doğuştan gelen bir refleks. Bir çocuk düştüğünde ağlar ama sonra tekrar ayağa kalkar. Çünkü bilir ki oyun devam eder.

Biz büyüdükçe neyi kaybediyoruz peki?

Belki de en çok umudu…

Oysa umut, sadece iyi günlerde var olan bir duygu değil. Tam tersine, en çok kötü zamanlarda anlam kazanıyor. Umudun olmadığı yerde yaşam sadece nefes alıp vermekten ibaret kalır. Hedefsiz, renksiz, anlamsız bir akış…

Kendimize dürüst olalım: Hiçbir şey için umut beslemeden gerçekten mutlu olabilir miyiz? Sabah kalkmak için bir sebep bulabilir miyiz? Birine sarılmak, bir hayal kurmak, bir yarını beklemek mümkün olur mu?

Olmaz.

Çünkü umut, insanın içindeki görünmez pusuladır. Yönümüzü kaybettiğimizde bile bizi bir yerlere doğru çeker. Bazen çok zayıf bir ışık gibi yanar, bazen de içimizi ısıtan bir güneşe dönüşür. Ama tamamen söndüğünde… işte o zaman gerçekten karanlık başlar.

Dün 23 Nisan’dı. Belki dünya mükemmel değildi, belki hiçbir şey yolunda değildi. Ama çocuklar güldü. Ve o gülüşler, bize unuttuğumuz bir şeyi hatırlattı: Umut hâlâ var.

Ve olmak zorunda.

Çünkü umut biterse, hayat da biter.