Türkiye siyasetinde yakın zamanda yaşanmakta olan gelişmelere salt bir günlük siyasi polemikler, gündemler, üzerinden bakmak, ortaya çıkmakta olan tabloyu kavramak açısından eksik kalmaktadır. Ekonomi, hukuk, sosyal devlet ve siyasal temsil hususu aynı zaman diliminde topyekün tartışılmaktadır. Esas nokta tüm bu başlıkların vatandaşın güncel yaşamının birbirine zincirleme bağlanmasıdır.
Bugün Türkiye’de siyasetin fark edilir gerilim noktası , kaçınılmaz bir biçimde ekonomidir. Ağustos 2026 tarihi itibarıyla yıllık tüketici enflasyonunda yüzde 31,51 düzey görülmüştür. Öte yandan ulaştırma, gıda ve konut gibi vatandaşın direkt etki alanı kalemler enflasyon üzerinde net ağırlık taşımaktadır. Türkiye ekonomisinin büyümeye devam ettiği ifade edilsede bu bahsi geçen büyümenin vatandaşın refahına nasıl ifade bulduğu sorusu önem arz etmektedir. 2026’nın ikinci çeyreğine bakıldığı takdirde, ekonomi yüzde 2,3 büyürken, ilk yarıdaki büyüme yüzde 2,5 olarak gerçekleşmiştir.
Bu doğrultuda Türkiye’nin ekonomik analizini yalnızca “ekonomi büyüyor mu, büyümüyor mu?” sorusuna bağlı kılmak isabetli olmayacaktır. Asıl sorulması gereken, büyümenin kimlerin hayatını hangi noktada nasıl değiştirdiği, etkilediğidir.
Akaryakıt fiyatlarında psikolojik eşik aşılmıştır.
Son günlerde beri tablosunun en fiili belirleyici unsurlarından biri akaryakıt fiyatları oldu.
17 Eylül tarihi itibarıyla motorin fiyatı İstanbul, Ankara ve İzmir’de litre başına 100 TL’nin üzerine çıkmıştır. Dolayısıyla, Ankara’da motorinin litre fiyatı 101,50 TL’ye, İzmir’de ise 101,80 TL’ye kadar yükselmiştir. Benzine de 12 Eylül’de yaklaşık 3,20 TL zam gelmiştir.
Söz konusu durumda münhasıran pompadaki rakamın büyümesinden, artmasından bahsetmiyoruz. Akaryakıt fiyatı Türkiye ekonomisinde ulaştırmadan tarıma, lojistikten gıda fiyatlarına kadar kapsamlı bir zinciri etki alanına alan bir maliyet boyutudur.
Bu çerçevede 100 TL eşiğinin aşılma durumunu sadece bir fiyat artışı üzerinden değerlendirmek hatalıdır; vatandaşın git gide satın alma gücü ve geleceğe ilişkin artan kaygıları açısından da sağlam bir tezahürüdür.
Devletin ekonomi yönetimindeki başlıca sınavlardan biri de burada gözlemlenebilmektedir : Enflasyonla mücadele ederken salt makroekonomik göstergelerin iyileştirilmesi amacı değil, vatandaşın bu iyileşmeyi güncel olarak özümseyebilmesidir.
Kademeli emeklilik: Sosyal adalet tartışması
Türkiye’deki bir diğer önemli husus kademeli emeklilik talebidir.
EYT düzenlemesinin ardından 1999 tarihi sonrasında sigorta girişi bulunan milyonlarca çalışan vatandaş açısından emeklilik sistemindeki yaş ve prim ayrımları tekrardan tartışmaya açık bir hale gelmiştir. EMADDER’in talebi özellikle 1999-2008 arasında sigorta girişi bulunan çalışanlar açısından gündemde olmaktadır. Hükümet tarafında ise şu aşamada açıklanmış olan, resmi bir düzenleme takvimi görülmemektedir.
Konu, yalnızca bir emeklilik düzenlemesi üzerinden görülmemelidir. Nitekim bu noktada devletin vatandaşına karşı öngörülebilirlik ve eşitlik ilkeleri eleştirel olarak değerlendirilmektedir.
TBMM’de de kademeli emeklilik düzenlemesi yapılması talebiyle yazılı soru önergesi verilmiş olması da ayrıca bu hususun siyasi gündemde açık bir şekilde karşılık bulduğunu göstermektedir.
Siyasetin görevine gelindiği takdirde vatandaşın beklentisini bir tek seçim dönemlerinde hatırlamak eksik bir hamle olacaktır , sürdürülebilir sosyal güvenlik politikaları üretmek daha esaslıdır.
Fon soruşturması: Asıl tartışma denetim meselesidir
Türkiye ekonomisindeki bir başka kritik ilerleyiş ise sermaye piyasalarında yaşanan fon soruşturmasıdır.
Katılımevim Tasarruf Finansman AŞ payına ilişkin ilerleyen soruşturma kapsamında 25 şüpheliler hakkında adli işlem başlatılarak; 15 kişi gözaltına alınırken aynı zamanda 10 şüphelinin yakalanmasına yönelik çalışmaların sürdüğü açıklanmıştır. Daha geniş fon krizinde ise SPK, yedi portföy yönetim şirketinin fonlarında işlem kısıtlamalara gidilerek, ayrıca tasfiye süreçleri başlatılmıştır.
Bu olayın siyasi açıdan önem arz eden noktası salt soruşturmanın kendisi olmayacaktır.
Asıl sorulması gereken şudur:
Bir finansal sistemde büyük miktarda para hareket ederken denetim mekanizmaları ne kadar erken ve ne kadar etkin çalışmıştır?
Devletin takip eden dönemde operasyon gerçekleştirmiş olması elbette hukuk açısından gerekli olabilir. Lakin modern devlet sadece suç ortaya çıktıktan sonra müdahale eden değil, yaşanabilecek riskleri daha önceden tespit ederek vatandaşın tasarruflarını koruyabilecek kurumsal yetkinliğe sahip olan devlettir.
Bu kapsamda burada analiz edilen nokta da yalnızca “kim gözaltına alındı?,” sorusu değil, ne zaman alındı ? Sorusuda yer almaktadır. Denetim zincirinin ne şekilde işlediği, hangi kurumların hangi aşamada neyi gerçekleştirdiği ve yatırımcıların nasıl korunduğu da kamuoyuna açık biçimde anlatılmalıdır.
İktidarın sınavı: Ekonomik istikrarı vatandaşın refahına çevirmek
İktidar tarafından Türkiye’nin önündeki temel mesele, ekonomik programın makro göstergeler üzerindeki sonuçlarını vatandaşın günlük yaşamına aktarabilmektir.
Enflasyonun yıllık yüzde 31,51’e gerilemiş olması bir veri olarak önemlidir. Ancak aynı dönemde hizmet enflasyonunun yıllık yüzde 40,28 seviyesinde bulunuyor olması, vatandaşın neden hâlâ yüksek fiyat baskısı hissederek etkilendiğini açığa kavuşturmaktadır.
Dolayısıyla, ekonomik başarı dediğimiz husus “enflasyon düştü” cümlesinden ibaret değildir.
Vatandaş açısından başarı; kira, gıda, ulaşım, enerji, eğitim, sağlık ve emeklilik gibi ana ihtiyaç alanlarında alım gücünün ne ölçüde korunduğu ile alakalıdır .
Türkiye’nin ekonomi yönetimi açısından kritik husus ise güven kelimesidir. Finansal piyasalarda yaşanan fon soruşturması, denetim ve kurumsal kapasite tartışmaları ile güven kelimesini yeniden gündeme getirmiştir. Ekonomik istikrar sadece faiz, kur ve enflasyon rakamlarından oluşmamaktadır; yatırımcının ve vatandaşın kurumlara duyduğu güven de bunun büyük parçasıdır.
Muhalefetin sınavı: Sadece itiraz etmek yetmez
Ancak Türkiye’deki mevcut tabloyu iktidarın sorumluluğu üzerinden okumak da bir ölçüde eksik kalır. Muhalefetin de bir sorumluluğu vardır . Vatandaşın ekonomik sıkıntısını dile getirmek gereklidir, muhalefetin doğal görevidir. Fakat siyasetin bir diğer aşaması, bu sorunların yerine ne konulacağını anlatabilme yeterliliğidir.
“Ekonomi kötü” demek hiç bir kulvarda yeterli değildir.
Bunun yerine;
● Enflasyon nasıl kalıcı olarak düşürülecek?
● Emeklinin alım gücü nasıl korunacak?
● Kademeli emeklilik talebinin maliyeti nasıl karşılanacak?
● Akaryakıt üzerindeki vergi yükü adına ne yapılacak?
● Sermaye piyasalarında denetim nasıl güçlendirilecek?
● Hukuki öngörülebilirlik nasıl tekrar tesis edilecek?
● Üretim, sanayi ve tarım politikası nasıl değiştirilecek?
gibi sorulara somut cevaplar verilmesi gerekir.
Türkiye’nin , vatandaşın ihtiyaç duyduğu yalnızca iktidarı eleştirebilen değil, iktidara geldiğinde ne yapacağını şimdiden açıklayabilen bir muhalefettir.
Son kertede, Türkiye’nin bugün ihtiyacı, siyasetçilerin birbirleriyle daha yüksek sesle tartışma alanı oluşturmasındansa devlet kurumlarının daha güçlü, daha şeffaf ve daha hesap verebilir hale gelmesidir. Vatandaş artık rakamlardan fazlasını sormaktadır.
Türkiye’nin güncel siyasi tartışması “kim kimi yenecek?” Düzeyinin dışına çıkmalıdır.
Düzey şudur:
Nasıl bir ekonomi, nasıl bir hukuk, nasıl bir sosyal devlet anlayışı ve nasıl bir demokratik yönetim modeli ?
Çünkü dış politikada güçlü görünmek ile iç politika da güçlü bir toplum yaratmak aynı şey değildir.