İnsanoğlu...
Aynı ayda doğup...
Araya yıllar koysa da...
Aynı ayda...
Hayata veda eder mi?
Milyonda bir de olsa rastlamak mümkün…
Aynen…
Bu “hem güldüren hem ağlatan” hikayenin kahramanı gibi…
*
“101” yıl önce (30 Ağustos 1925 /günlerden Pazar)...
Kendi yöresel sesleniş biçimi ile “Diyarıbekir”de dünyaya geldi…
Ermeni asıllı Türk vatandaşıydı...
Ailesi O'na “Samuel Agop Uluçyan” adını koymuştu…
Herkes O'nu “Samo” diye çağırıyordu…
Yöredeki…
“Süryani” ve “Keldani” gayrimüslim ailelerin…
Yaptığı gibi “puşicilik / ipek dokumacılığı” ile geçiniyorlardı…
İlkokulu zar / zor bitirebildi…
Hep baba mesleği ile hayatını kazanmaya çalıştı…
(*) Hazin sesliydi…
Diyarbakır Musiki Cemiyeti'nde türkü söylerken…
Acıklı, içe dokunan sesi ile herkesi büyülüyordu…
Ufak tefek bir delikanlıydı…
Gözlerinin feri hep parlaklılığını koruyordu…
*
Eeee, serde delikanlılık var tabiî ki...
“Şimdi aşk zamanıdır, aşk ömrün baharıdır…” derler ya…
Bizim ufak tefek “Samo” da vurulur mahalleden bir kıza…
Güzeller güzelinin adı “Gül”dür…
Bir rivayete göre hükümet tabibinin kızıdır…
Parmak kadar gençler o mahallede…
Büyük bir aşkın çaresiz kumruları oluverdiler…
Bakın, burası önemli…
Samo, her akşam el ayak çekildikten sonra…
Gül'ün ailesinin evine gidiyor…
Ahşap kapının kocaman anahtar deliğinden…
Fısıldar gibi kısık sesle sesleniyor:
“Güüül, Güüül, Gül…” diye…
Avlunun tarafından sese yanıt gelir; “Efendim...” diye…
Samo bi'daha seslenir:
“Nefesini, sesini, soluğunu üfle Gül… Ciğerlerim bayram etsin… Bak, ağzımı dayamışım kilidin deliğine, hadi…”
Gül'ünün nefesini ciğerine çeken Samo…
O gecelik “gıdasını” alır; evine döner…
Tahmin etmişsinizdir; hikayenin sonunu…
Sevdalı kalpler asla birleşemez…
Samo da…
Dudağında Gül için bestelediği…
“Bir Gül için terk ettim
Ben Diyarıbekir'i
Yeter bu cilve, naz
Yeter ağlatma beni” türküsü ile…
Doğduğu, büyüdüğü kenti terk ederek…
Taşı-toprağı altın İstanbul'a gelir…
*
İstanbul'a göçen herkes gibi…
Hemşehrilerini bulup onlarla aynı evde kalmaya başlar…
Tıpkı kendisi gibi “esas isimlerini” kullanmayan bu hemşehrileri…
Yeşilçam'ın emektarları…
Danyal Topatan ile Vahi Öz'den başkası değildir…
Nedendir, bilinmez ama…
“Samo” da, Ermeni olarak bilinmesini istemez…
Bir dokuma fabrikasında çalışmaya başlar…
Bir türlü Gül'ü unutamaz…
Kahreden aşkını şarkılara döker:
“Bir Gül gibi kıvraktır... / Bülbül gibi şakraktır… / Aşk bana ızdıraptır... / Yeter ağlatma beni…”
Fabrika işçisi “Samo” Allah vergisi üretken bir bestecidir…
Tam o yıllarda…
Yeni yeni ünlenmeye başlayan Zeki Müren...
Sami Hazinses’ten...
“Bir Dilbere Müpteladır Gönlüm! şarkısını ister…
...Ve, o şahane eser önce radyoda seslendirir…
O gencecik dokuma işçisinin besteleri…
Yavaş yavaş dillerde dolaşmaya başlar…
Bir gün…
Yine hemşehrisi olan film yapımcı Mümtaz Alpaslan'la tanışır…
Samo'dan, yeni filminin müziğini yapmasını ister…
Sonra, gözlerini Samo'ya diker…
“Filmde küçük bir rol var, oynar mısın?” diye sorar…
İşte o gün…
Samo'nun hayatı değişir…
*
İlk filmi “Kara Davut'u, bundan taaaa “60 küsur” yıl önce…
Cüneyt Gökçer, Atıf Kaptan ve Muhterem Nur'la oynar…
Nitekim...
Sanatçı ruhu, Samo'yu coşturur...
Afişlerdeki adı; bir anda “Sami Hazinses” oluverir…
...Ve, yine bi’anda...
Türk Sineması'nın unutulmaz komedi karakterleri arasına girer…
44 yıl aralıksız filmlerin “olmazsa olmaz” oyuncusu olur...
*
Son filmi…
1997'de çevirdiği “Bitmeyen Bekleyiş”tir…
Rol aldığı filmlerin sayısı “1000”i geçmişti...
Ne var ki...
Bi'daha O'nu setlere çağırmadılar…
72 yaşında, zar zor, üstüne para vererek emekli olur…
*
Ermeni asıllı olduğunu hiç unutmuyordu ama…
Hep sakladı…
Vefatından yedi yıl önce kendisiyle yapılan röportajda…
Önce Ermeni olmadığını söyledi…
Ardından…
Ermeni olduğunu kabul etti; “Sadece bilinsin istemiyorum” dedi…
Ve gazeteciden şunu rica etti:
“Öleyim ondan sonra yaz Ermeni olduğumu!..”
*
Çok yönlü bir sinema emekçisiydi…
Ancaaak…
Ne güfte yapmayı ne de beste üretmeyi bırakmadı…
“Derdimi Kimlere Desem” eserini…
Müslüm Gürses ve İbrahim Tatlıses…
Albümlerine koydular…
Sayısız filmin müziklerini yaparken…
O filmlerin komedi karakterlerinde başarıyla oynadı…
Siz, biz, hepimiz…
İşte o filmlerden hatırladığımız “komik adam”ın…
Yazıp, bestelediğini bilmeden keyifle dinledik o şarkıları…
*
Son filminden sonra…
Birçok Yeşilçam emekçisi gibi…
Unutuldu…
Sete çağıran olmadı, şarkılarını kapıda bekleyenler kayboldu…
Delikanlı iken aşık olduğu Diyarbakırlı Gül'e…
Bi'türlü kavuşamadığı için olsa gerek…
Hiç evlenmedi; hep yalnız yaşadı…
Birkaç dostunun gayretiyle…
Huzurevine taşınmak zorunda kaldı…
Kendisiyle ilgili gazete kupürlerini hep ceplerinde taşıdı…
Bi'de…
MESAM (Türkiye Musiki Eseri Sahipleri Meslek Birliği) üyelerinin…
Adının yer aldığı broşürü hiç ayırmadı yanından…
Listede adının olduğu satırı kalemle işaretlemişti…
Şeker ve tansiyon hastasıydı…
Takvimler, 22 Ağustos 2002'yi gösterirken…
Akşam fenalaştı…
Hastaneye kaldırdılar ama kurtaramadılar…
Mezar taşının üstündeki…
“Duyan ağlar, gören ağlar, böyle bahtı karalıya”
Satırları ise…
Yıllar önce yazdığı bir şarkının sözleriydi…
*
Size…
Yeşilçam'ın usta oyuncusu ve müzisyeni Sami Hazinses’in (gerçek adıyla Samuel Agop Uluçyan), 30 Ağustos 1925 tarihinde Diyarbakır'da doğdu ve 23 Ağustos 2002 tarihinde İstanbul'da 77 yaşında hayata gözlerini yumdu...
Sami Hazinses'in acıklı öyküsünü anlatmaya çalıştım…
Filmlerde hep “iyi kalpli” insanı oynadı…
Hep ağlamaklı bir yüzü vardı…
Hatırlar mısınız?
“Komikken bile hüzünlüydü!”
Her gece TV'lerin naftalinli kuşaklarında izlediğiniz…
Neredeyse 10 Yeşilçam filminin…
Garanti yedi tanesine terini akıtmış…
Sami Hazinses'nin…
Soyadına yakıştırdığı (*)“hazin” yaşamı…
Sorarım size..y.
Bugün yaşayan bi'tane dizi oyuncusu var mı?

(*) Hazin: “Acıklı”...
Nokta…
Hamiş: Yüzlerce filmde insanları güldüren bir aktörün, Haydarpaşa Numune Hastanesi'nde yapayalnız hayata gözlerini yumması “Yeşilçam'ın Vefasızlığı" olarak nitelendirildi... Dahası var! Cenazedeki “ıssızlık” belki acıların en büyüğü olmuştu... Kadıköy Surp Takavor Kilisesi’nde düzenlenen dini törene ve Hasanpaşa Ermeni Mezarlığı'ndaki defin işlemine sadece birkaç sadık dostunun katılması, sinema sendikaları ve camiası için bir “utanç vesilesi” olarak yorumlandı...
Sonsöz: “Sakın acında kaybolma!.. Bil ki, çektiğin acı bir gün dermanın olacak… / Hz. Mevlana…”