Televizyon haberciliğinin yıllardır süren bir hastalığı var:
“Ekranda mutlaka görüntü olsun” hastalığı.

Ne olursa olsun…
Nasıl olursa olsun…
Yeter ki görüntü olsun.

Son günlerde Ekrem İmamoğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi davasında yaşananlar bu hastalığın yeniden nüksettiğini gösterdi.

NOW TV, Habertürk, NTV gibi kanallar dahil tüm yandaş kanallar davanın başladığını duyururken gözaltına alınan CHP’lilerin polis eşliğinde tek sıra yürütülürken çekilmiş görüntülerini yayımladı.

Bu görüntüler artık Türkiye’de alışıldık bir sahne.

Bir kişi gözaltına alınır.
Polisler arasında yürütülür.
Kameralar hazırdır.

Ve o görüntü bütün televizyonlarda döner durur.

*

Ama bu görüntüler basit bir haber görüntüsü değildir.

Çoğu zaman bir “polis gösterisine” dönüşür.

Henüz yargılama başlamadan, henüz mahkeme karar vermeden insanlar kamuoyunun gözünde suçlu gibi gösterilir.

İnsanlar yargılanmadan kamuoyu önünde mahkum edilir.

Oysa hukuk devletinde bir temel ilke vardır:

Masumiyet karinesi.

Bir insan mahkeme kararıyla suçlu bulunana kadar suçsuzdur.

Ama televizyon ekranlarında çoğu zaman bunun tam tersi yaşanıyor.

*

Nitekim bunun yarattığı etkiyi duruşmada birlikte yıllarca aynı sıraları paylaştığımız Aykut Erdoğdu’nun sözlerinde gördük.

Erdoğdu savunmasında şöyle dedi:

“Benim bir oğlum var. Altı ay boyunca bütün televizyonlarda polisin yanında beni gösterdiler. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne yakışıyor mu Sayın Başkan? Ben kesin hükümlüymüşüm gibi davranılıyor.”

Bu sözler yalnızca bir sanığın sitemi değildir.

Bu sözler televizyon ekranlarının insan hayatı üzerindeki etkisinin de bir itirafıdır.

Aslında söylenen şudur:

“Ben daha yargılanmadan kamuoyu önünde mahkum edildim.”

*

İktidar medyasının attığı manşetler ise bu algıyı daha da güçlendiriyor:

“Suç örgütü için hesap vakti.”
“İmamoğlu hesap verecek.”
“Kayıp 53 milyarın hesabını verecek.”
“İmamoğlu ve çetesi hâkim önünde.”
“Asrın yolsuzluğunda hesap zamanı.”

Henüz mahkeme karar vermemiş…

Ama manşetler çoktan hükmü vermiş.

Medyaya kalsa, sanıklar çoktan ömür boyu mahkum edilmiş durumda.

*

Gazetecilerin görevi kimseyi savunmak değildir.
Gazeteci avukat değildir.

Ama gazetecilerin görevi yargıçlık yapmak da değildir.

Kimseyi kamuoyu önünde mahkum etmeye hakları yoktur.

Gazetecilik, suçlamaları da savunmaları da denge içinde aktarmaktır.

Gazetecinin işi haberi eğmeden, bükmeden vermektir.

Haberde yorum olmaz.

Gazeteci toplumu doğru ve eksiksiz bilgilendirmekle yükümlüdür.

*

Bir başka sorun da gazetecilerin duruşmaları izleme koşullarıdır.

İBB davasını izleyen gazeteciler ilk gün arka sıralara itildi. Daha sonra ön tarafa alınarak not alabilecekleri bir düzen kuruldu. Ancak son gün yeniden arkaya gönderilmek istendiler.

Gazetecilerin buna itiraz etmesi son derece doğaldır.

Çünkü gazeteci bir izleyici değildir.

Gazeteci, kamu adına izleyen ve aktaran kişidir.

Gazetecilerin duruşmayı sağlıklı biçimde izleyememesi yalnız gazeteciliğe değil, toplumun bilgi alma hakkına da zarar verir.

Daha önce duruşmaları TRT ekranlarından canlı yayınlamaktan söz edenler, bugün gazetecilerin görevlerini yerine getirmelerine engel çıkarmaktadır.

Duruşmaları izlemek için kurumsal kart değil, turkuaz renkli kart göstermek zorunlu tutulmuştur.

Varsa kartın gazetecisin, yoksa içeriye kabul edilmezsin.

Bu uygulama da basın özgürlüğünün önüne konulan bir başka engeldir.

*

Adalet yalnızca verilmekle kalmaz.

Görülmelidir de.

Ve adaletin görülmesi için şeffaflık gerekir.

Kameraların gölgesinde değil,
hukukun ışığında bir yargılama…

Toplumun beklediği tam da budur.