Türkiye Cumhuriyeti’nin en hayati kurumlarından biri olan Milli Eğitim Bakanlığı, yalnızca idari bir yapı değil; bir milletin geleceğinin şekillendiği, karakterinin inşa edildiği ve değerlerinin kuşaktan kuşağa aktarıldığı stratejik bir merkezdir. Bu nedenle bu makam, herhangi bir bürokratik koltuktan çok daha fazlasını ifade eder. Bu koltuk, doğrudan doğruya Mustafa Kemal Atatürk’ün emanetidir.
Atatürk, eğitimi bir milletin bağımsızlığının teminatı olarak görmüş, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller” yetiştirilmesini Cumhuriyet’in temel hedeflerinden biri olarak belirlemiştir. Bu anlayış; bilimi rehber alan, aklı önceleyen, laik ve çağdaş bir eğitim sistemini zorunlu kılar. Dolayısıyla Milli Eğitim Bakanlığı makamında oturan her isim, bu mirasa sahip çıkmakla yükümlüdür. Bu bir tercih değil, tarihsel ve anayasal bir sorumluluktur.
Ancak bugün gelinen noktada, bu sorumluluğun gereği gibi yerine getirilip getirilmediği ciddi biçimde tartışmalıdır. Mevcut Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in, Atatürk’e açıkça düşmanlık etmiş isimlerin eserleriyle verdiği poz, basit bir fotoğraf karesi olarak geçiştirilemez. Bu görüntü, sembolik anlamı son derece ağır bir duruşun dışa vurumudur.
Çünkü mesele yalnızca bir kitap ya da bir tercih değildir. Mesele, Cumhuriyet’in kurucu değerlerine karşı takınılan tavrın ne olduğudur. Atatürk’e düşmanlığıyla bilinen fikirlerin dolaylı ya da doğrudan meşrulaştırılması, bu ülkenin eğitim politikalarının hangi ideolojik zemine kaydırılmak istendiğini açıkça ortaya koyar. Bu da toplumun geniş kesimlerinde haklı bir kaygı yaratmaktadır.
Bir Milli Eğitim Bakanı’nın asli görevi; ideolojik hesaplaşmaların parçası olmak değil, toplumun tüm kesimlerini kapsayan, bilimsel temellere dayalı bir eğitim sistemi inşa etmektir. Çocukların zihnini dogmalarla değil, eleştirel düşünceyle buluşturmaktır. Eğitim, bireyleri özgürleştirmeli; onları belirli kalıplara hapsetmemelidir. Bu yüzden laiklik ilkesi, eğitim sisteminin omurgasıdır. Laiklik, yalnızca bir yaşam biçimi değil; aynı zamanda farklılıkların bir arada yaşayabilmesinin güvencesidir.
Bugün ise bu ilkenin giderek aşındırıldığı, bilimsel eğitimin yerini tartışmalı içeriklerin aldığı yönünde ciddi eleştiriler bulunmaktadır. Bu eleştiriler, yalnızca muhalif çevrelerin değil; eğitimcilerin, akademisyenlerin ve velilerin ortak kaygısı haline gelmiştir. Çünkü mesele, bir siyasi görüş meselesi değil; doğrudan doğruya çocuklarımızın geleceğidir.
Bir fotoğraf karesi bazen çok şey anlatır. Verilen mesaj, kullanılan semboller ve tercih edilen isimler; kamuoyuna açık bir şekilde “ben buradayım” demektir. İşte tam da bu nedenle, Atatürk’e mesafeli ya da düşmanca yaklaşan isimlerle aynı karede yer almak, o makamın temsil ettiği değerlerle açık bir çelişki yaratır. Bu çelişki, sadece bireysel bir tutum değil; kurumsal bir kırılmanın işaretidir.
Cumhuriyet, kolay kurulmadı. Bu ülkenin bağımsızlığı, eğitimde çağdaşlaşma ve toplumsal ilerleme büyük bedeller ödenerek kazanıldı. Atatürk’ün eğitim vizyonu, yalnızca kendi dönemine değil; geleceğe ışık tutan bir rehberdir. Bu rehberi görmezden gelmek ya da bilinçli şekilde geri plana itmek, sadece geçmişe değil; geleceğe de ihanet anlamına gelir.
Toplum, çocuklarını emanet ettiği Milli Eğitim Bakanı’ndan tarafsızlık değil; Cumhuriyet’e bağlılık bekler. Çünkü tarafsızlık, bu bağlamda bir erdem değil; bir eksikliktir. Bu makamda oturan kişi, Cumhuriyet değerlerinin açık ve net savunucusu olmak zorundadır. Aksi halde eğitim sistemi, ideolojik savrulmaların aracı haline gelir.
Unutulmamalıdır ki; bu ülkenin eğitim sistemi, Atatürk’e mesafe koyanların değil, onun izinde yürüyenlerin omuzlarında yükselecektir. Bilimin ışığını söndürmeye çalışanlar geçici olabilir, ancak o ışık asla yok edilemez. Çünkü bu topraklarda hâlâ Cumhuriyet’e inanan, laik ve çağdaş eğitimi savunan milyonlar var.
Eğitim, bir milletin kaderidir. O kaderi karartmaya kimsenin hakkı yoktur.