Türkiye’de son yıllarda siyasete duyulan güvenin azalması, toplumun en önemli tartışma konularından biri haline gelmiştir.

Özellikle seçmenin oy verdiği parti üzerinden seçilip daha sonra başka partilere geçen milletvekilleri, belediye meclis üyeleri ya da delegeler konusunda “seçmen iradesinin korunması” meselesi ciddi şekilde sorgulanmaktadır.
Çünkü seçmenin verdiği oy çoğu zaman kişiye değil; partinin programına, siyasi duruşuna ve temsil ettiği değerlere verilmektedir. Sonradan yaşanan parti değişiklikleri ise seçmende “ihanet”, “emaneti satmak” ya da “iradeyi yok saymak” duygusu oluşturmaktadır.

Bunun yanında kongre süreçlerinde konuşulan delege pazarlıkları, çıkar ilişkileri ve etik dışı uygulamalar da siyasete olan güveni her geçen gün azaltmaktadır. Özgür iradenin pazarlık konusu haline gelmesi, siyasetin itibarını zedelemekte ve özellikle genç kuşakların siyasetten uzaklaşmasına neden olmaktadır.

Aslında bu tartışmalar yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Dünyanın birçok parlamenter demokrasisinde benzer sorunlar yaşanmakta ve buna karşı çeşitli önlemler alınmaktadır. Bunlar arasında;
Parti değiştiren vekilin milletvekilliğinin düşmesi,
Seçmenin geri çağırma hakkı,
Parti içi ön seçim zorunluluğu,
Delegelik sisteminin daha şeffaf hale getirilmesi,
Siyasi finansmanın sıkı denetlenmesi,
Etik kurulların güçlendirilmesi gibi uygulamalar yer almaktadır.

Yeni anayasa veya siyasi partiler yasasında yapılacak düzenlemelerde; “seçmen iradesinin korunması”,
“siyasi etik”,
“şeffaflık”
ve “parti içi demokrasi” başlıklarının daha güçlü şekilde ele alınması gerektiğini savunan çok sayıda hukukçu ve vatandaş bulunmaktadır.
Çünkü halkın beklentisi nettir: Seçilmiş kişiler, kendilerine verilen emanete ve halk iradesine sadık kalmalıdır. Kişisel çıkar uğruna siyasi aidiyet değiştirmek kolay olmamalıdır.

Bizler için siz değerli okurlarımızın görüş ve düşünceleri büyük önem taşıyor.

Bir sonraki yazımda görüşmek dileğiyle…