“Kantocu” dediniz mi bu ülkede?
Yarım asırdan fazladır...
İstisnasız hep “O’nun adı” anılıyor...
Neden?
Çünkü, ömrü boyunca hep rakipsizdi!..
(Kulvar farkıyla Huysuz Virjin / Seyfi Dursunoğlu hariç...)
*
Gidiyoruz; yıllar, yıllar öncesine...
Bir aile düşünün…
Dokuz çocuklu(!)…
Baba o kadar sıkıntılı ki…
Evlatlarının üçünü
Keçiören'deki Çocuk Esirgeme Kurumu'na emanet ediyor!..
Anne ise Devlet Tiyatrosu'nda terzi…
İşte, öylesi bir ailenin, “sarışın şen şakrak” kızıydı bu yazının yıldızı!
*
Cin gibi bir kızdı…
Acayip yetenekliydi; sesi de çok güzeldi…
Sekiz yaşına bastığında…
Ankara Devlet Tiyatrosu Çocuk Bölümü'nde başladı…
O'nu bale kursuna gönderdiler…
Türkiye'de…
Taaa o tarihlerde sekiz yaşında kaç kıza nasip olur?
Devlet Baba'nın himayesinde…
Hem tiyatro oyuncusu hem de balerin olmak?
*
Ortaokulu bitirdi…
16 yaşında Devlet Tiyatrosu'nun yıldızı oldu…
Ertesi yıl…
“Ver elini İstanbul…” dedi…
Sanat'ın başkentine geldi…
Gerisi 60 küsur yıllık renkli sinemaskop bir dünya…
Çok şanslı bir kızdı…
Ünlüler Ordusu'yla aynı sahnenin tozunu yuttu…
İlk kantoyu…
Toto Karaca'dan dinledi…
Türk sahnelerinde bir çığır açtı…
Kanto türü şarkılar söylemeye başladı…
Öyle tuttu ki…
Gazinocular, sahnede bir saniye bile yerinde durmayan…
O kızı kapmak için yarışıyorlardı…
Maksim… Lunapark… Çakıl…
Hepsinde assolist altındaki değişmez isimdi…
*
Kanto sanatını modernize etti…
Günümüzün “kanto kraliçesi” olarak tarihe geçti…
Rahmetli “Huysuz Virjin” bile yıllar sonra hayatımıza girmişti…
Neredeyse iki nesil…
O'nun kulakları çınlatan kahkahası ve…
Sesindeki neşeyle mutlu rüyalar hep O’na nasip oldu…
“Yangın Var…” şarkısı, dillere marş oldu…
Püsküllü puantiye sahne kıyafetiyle dans ederken…
Nefes nefese izleniyordu…
*
İki kez evlendi; yürütemedi, iki eşinden de boşandı…
Turnelerle Türkiye'yi kim bilir kaç kez dolaşmıştı…
Şimdi diyeceksiniz ki; “Yok artık!”…
Ama, gerçek…
Türkiye'den kuş uçuşu…
12 bin 400 kilometre uzaktaki Avustralya'da bile…
Dans edip kanto söyledi…
Zaman O'na işlemiyordu adeta…
*
Sürpriz bir karar verdi...
Karşıyaka'ya taşınmış; İzmirli olmuştu ya…
İnanılacak gibi değil!
“İleri Yaş Sempozyumu”na davet ettiler sanatçıyı...
Sağlıklı yaş almanın sırlarını paylaşsın diye…
Peki, Nurhan Damcıoğlu ne yaptı?
Kendisini dinlemeye gelen herkesin önünde…
Şöyle deyiverdi.
“İnsanın her döneminde ama özellikle ileri yaş döneminde olmazsa olmaz şeyi, kendini sevmesidir…”
Bitmedi…
Sözlerinin arkasını şöyle getirdi:
“Bir insan aynaya baktığı zaman (Ben çok güzelim, ben çok önemliyim…) diyebilmeli... İnsan kendini ne kadar çok severse, o kadar çok moral bulur... Moral ne kadar yüksek olursa, insan o kadar huzurlu ve o kadar iyi olur!”
*
İleri yaşın en “tatlı” örneği olmuştu Nurhan Damcıoğlu…
“Nasıl böyle genç kalıyorsunuz?” diye soranlara ise…
Cevabı hiç değişmiyor:
“Hep dans ediyorum…”
Durmadan yaşını soranlara ise fiyakalı bir cevabı mutlaka vardı!
“Ben çılgın bir kadınım, yaşım yok…”
*
Bir ay bile olmamıştı; 82'sine basalı…
Ama…
Sanatı hala şerbet gibiydi…
Yıllardır İzmir'de yaşıyordu…
Mavişehir artık hayatının merkezi olmuştu…
Toplu taşım araçları da o hayatın bir parçası…
Karşıyakalılar ile…
Otobüste, tramvayda birlikte seyahat ediyordu…
O'nu Karşıyaka'da ilk kez görenler…
Dayanamayıp, soruyordu:
“Aaaaa! Siz, kantocu Nurhan Damcıoğlu değil misiniz?”
Artık, gelsin arkadan ballı sohbetler…
Gençlerle genç, yaşıtlarıyla hoş sohbet…
Küçüklere dünya tatlısı yaşını göstermeyen bir teyze!
İzmir, artık bundan böyle O'nun en büyük sevdası olmuştu…
*
Bitiriyoruz…
Nurhan Damcıoğlu…
İzmir’e yerleştikten sonra...
Her gün, mutlaka Karşıyaka turu yapıyor…
Arkadaşlarıyla buluşuyordu…
Türkiye'nin incisi bu kadim şehirde...
Güzel bir yaşamın tadını kahkahalarla çıkarıyordu…
Katıldığı gecelerde…
Mikrofonu uzatanlara hiç naz yapmıyor…
“Yangın Var...” ile başlıyor…
“Ben Kalender Meşrebim...” şarkısıyla geceyi noktalıyordu…
Tabii, o kıpır kıpır dansını yapmayı da unutmuyordu…
Hayat güzeldi ve…
Işığı hiç sönmeyen Nurhan Damcıoğlu…
Bunun o kadar güzel farkındaydı ki…
Fizik tedavisi için gittiği…
Bakırçay Üniversitesi Hastanesi'nde fenalaştı…
Hemen yoğun bakıma aldılar ama…
Kalbi artık çok yorulmuştu; kurtaramadılar…
İnanır mısınız?
Bu dünyaya veda ederken bile kimseciklere yük olmadı…
Bi'kitap yazdı; millet bayıldı…
O eserin adı bile…
Damcıoğlu'nu anlatmaya yetiyordu...
“İki Tık Tık, Bir Şık Şık”…
Bi'şi söyleyeyim mi; gönülden?
Nurhan Damcıoğlu'nu, vefatından aylar, aylar önce…
“Karşıyaka'nın Şahanesi” diye yazmıştım…
Akşama kalmadı aradı…
Cep numaramı bulmuş; teşekkür ediyordu…
Mekanı Cennet olsun…
Eminim ki…
Sen oradakileri neşelendirmenin de bir yolunu bulursun sönmeyen yıldızımız Nurhan Abla…
Nokta…
Hamiş 1: İstanbul Şehir Tiyatrosu Sanatçısı Yağmur Damcıoğlu, büyük sanatçının yeğeniydi… O sanatçı yeğenin şu ifadesi, Nurhan Damcıoğlu'nun ne kadar yüce bir “sanatçı kimliği”ne sahip olduğunun göstergesiydi: “Halam, gönüllerde taht kurmuş bir halk sanatçısıydı…”
Hamiş 2: Mücap Ofluoğlu'nun önerisiyle Toto Karaca'dan öğrendiği kanto şarkıcılığına başlaması hayatını geri dönülmez biçimde değiştirmişti… Ajda Pekkan'dan Behiye Aksoy'a, Zeki Müren'den Beyaz Kelebekler'e kadar birçok ünlü isimle aynı sahneleri paylaştı… Biliyor musunuz? Kanto sanatının bu memleketteki son temsilcisiydi… Artık kanto yapacak sanatçı da kalmadı…

Mekanı Cennet olsun; ışıklarda uyusun...
Sonsöz: “Ben şövalye ruhlu, güçlü bir kadınım… Erkeklere çok para yedirdim ama yine kazandım…” / Nurhan Damcıoğlu – Hürriyet Kelebek 2008)